Röportajlar
Televizyonun olmadığı bir dünyada…
Kaya Genç – Cengiz Erdem
Kıbrıslı akademisyen Cengiz Erdem, Fantezi Makinesinde Hakikat
Sızıntısı romanında televizyonun olmadığı bir gelecek hayal ediyor…
“Her şey dünyada artık televizyon diye bir şey olmadığıyla ilgili,
daha doğrusu dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir
sebepten ötürü beyaza büründüğünü duyuran o garip ve bir o kadar da
talihsiz haberin gazetelerde yayımlanmasıyla başladı…” Cengiz
Erdem’in romanı Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı bu cümleyle
açılıyor. Kitaptan, Yapı Kredi Yayınları’nda uzun süre editörlük ve
Cogito dergisinin yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra ayrılıp kendi
yayınevini kuran Cem Akaş’ın tavsiyesiyle haberdar olduk: Yaratıcı,
yenilikçi yazarlara şans verilmesi için uğraşan Akaş, Erdem’in
kitabını çok önemsiyor.
Gerçekten de Türkiye edebiyatında benzerine çok rastlanmayan bir roman
bu. “İngiltere’de East Anglia Üniversitesi’nde yüksek lisans
yapıyordum. Bir araştırma bursu için Amsterdam Üniversitesi’ne
başvurdum,” diyerek romana başlangıç sürecini anlatıyor Erdem. “Modern
devletin denetleme mekanizmalarını inceleyecektim. Özellikle Foucault
üzerine çalışmaktı niyetim. Amsterdam’a gittiğim gün, şehrin
merkezinde, Red Light District’e çok yakın bir mahalledeki küçük bir
odada yaşıyordum. Fare yuvası gibi, ufacık bir yerdi. Bir yandan da
para kazanmak için aşağıdaki internet cafe’de çalışıyordum. Siyah bir
defterim vardı. İnternet cafe’de çalışırken bir yandan da romanımı
yazıyordum.”
Erdem, Amsterdam’ın bir ‘kameralar şehri’ olduğunu kısa sürede
keşfetmiş. Yalnızca sokaklarda, lokantalarda, büyük binalarda, metro
istasyonlarında değil, çalıştığı dükkânın içinde de kameralar varmış.
“Patron, internet cafe’ye pek takılmıyor, evinde oturuyordu; bir
televizyondan, dükkânda olup bitenleri izlerdi. Arada bana telefon
eder, ‘seni ekranda göremiyorum, neredesin?’ derdi. Ben de hemen
kameranın gördüğü bir yere giderdim. Odamda ise televizyon yoktu.
Yazarken, böyle bir gerçekliğin içinde yaşıyordum.”
Kitapta Cengiz Erdem, ‘imgelerin’ ekranlara yansımadığı bir dünya
kuruyor. Zaten kitabı okuduktan sonra da, insanın aklında hiçbir
‘imge’ veya sahne kalmıyor. Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı,
‘imgelerinden’ arınmış bir dünyada bol bol konuşan, her tür retorik
numaraya başvuran bir sesle ilgili daha çok.
Kıbrıs’ta İngilizce konuşulan bir ortamda yaşadığını anlatıyor Erdem.
Edebiyat dünyasının pek de zengin olmadığı bu ortamda, Girne Amerikan
Üniversitesi’nde öğrencilerine İngiliz edebiyatı öğretiyor. Henüz 32
yaşındaki yazar, geçtiğimiz günlerde üniversitenin İngiliz Dili ve
Edebiyatı bölümünün başkanı olmuş.
Erdem’in kitaptaki kahramanının adı Tekvin; adını Tevrat’taki
‘Genesis’ yani Yaradılış bölümünden alan Tekvin’le birlikte okur da
‘artık yalnızca beyaz bir ışığı yansıtan’ ekranların olduğu bu dünyada
geziniyor. Televizyonların gidişiyle gazete satışları artıyor, herkes
yeniden gazetelere, kitaplara yöneliyor. Erdem’in derdi de, çok
etkilendiğini söylediği Jose Saramago’nun Körlük romanında yaptığına
benzer bir biçimde ‘çılgınca bir fikrin’ peşinden giderek
olabilecekleri anlatmak. Ama Erdem’in projesi bununla sınırlı değil.
“Bu roman, bir hikâye anlatmasının yanında akademik bir çalışmadan da
izler taşıyor. Yani sadece Saramagovari bir kabus değil, Foucault ve
Alain Badiou gibi Fransız düşünürlerin fikirlerinden izleri de okuyucu
bu kitapta bulacak.”
(c) Kaya Genç, Sabah Gazetesi Kitap Eki, Mart 2010.
Memleket çirkefe batmış olsa da…
Oya Akın – Cengiz Erdem
O.A: Önce Cengiz Erdem bu güne nasıl geldi, bundan söz edelim istersen. Yani, çocukluk, okul yılları, ilk gençik v.s.
C.E: Cengiz Erdem bu günlere tıpkı Kıbrıs Türk toplumu gibi pek çok badireler atlatarak geldi sevgili Oya. Çocukluğunda hep canı sıkılırdı, özellikle de yaz tatillerinde. Can sıkıntısıyla baş edebilmek içinse nenesinden para dilenip Video Center’den video kasetler alıp izlerdi. Genellikle ya savaş filmleri, ya da macera-komedi filmleriydi bunlar. O günlerde Amerika Vietnam savaşından yeni çıkmıştı ve Amerikanlar sürekli savaş filmleri çekerdi. Film izlemediği zamanlarda ise eskiden Shakespeare Avenue olan, fakat şimdi adı Mehmet Akif Ersoy Caddesi’ne dönüşen Köşklüçiftlik’in o meşhur Dereboyu’ndaki British Council’a gidip İngilizce hikaye kitapları okurdu. Sonra Türk Maarif Koleji yılları başladı ve Cengiz Erdem’in can sıkıntısı katlanarak arttı. En iyi dersleri İngilizce ve Türkçe, en kötü dersi ise Matematikti. İngilizce ve Türkçe’si sayesinde ÖYS’yi geçerek Ankara Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak üzere Ankara’nın yolunu tuttu. Ankara’da yaşadığı tecrübeler ve Nietzsche ile Beckett’i keşfi neticesinde kendini edebiyata vurdu. Sadece okumakla kalmadı, yazı yazmaya da başladı. İlk yazısı “Herkesin ve Hiç Kimsenin Küçük Balıcığı,” ÜTK’nın yayın organı olan Üniversiteli Genç Kıbrıslı dergisinde yayımlandı. Bu yazıyı aynı dergide yayımlanan öyküleri izledi. Sonra Avrupa Gazetesi dönemi başladı. “Beyaz Eldivenler” adlı beş sayfalık öyküsünün çıktısını alarak Şener Levent’e götürdü ve söz konusu öykü tam sayfa olarak yayımlandı. Aldığı olumlu tepkiler neticesinde yazarlığı bir yaşam biçimi olarak benimsemekten başka yapacak bir şeyi olmadığını anlayarak D.T.C.F’deki hocalarından Yusuf Eradam’ın teşvikiyle Ankara’da yayımlanan Bir Bilet: Gidiş Dönüş adlı öykü dergisinde her ay düzenli olarak yazmaya başladı. Bu arada Avrupa Gazetesi’ne de haftada iki üç kere öyküler ve edebi-siyasi-felsefi yazılar yazıyordu. Yıllar geçti, dergi kapandı, Avrupa Afrika oldu, ama Cengiz Erdem yazmayı sürdürüyordu. Türkiye’deki irili ufaklı birkaç edebiyat dergisinde yazıları çıkmaya başlamıştı. Lakin Üniversite bitmiş, Ankara’dan daral gelmişti. Kültür ve İletişim Masteri yapmak için İngiltere’nin yolunu tuttu. Masterini yaptı ve yazdığı sıradışı tez sayesinde East Anglia Üniversitesi’nden doktora bursu almayı başardı. Denise Riley ve Jon Cook’un danışmanlığında yazdığı doktora tezi East Anglia’da yankı uyandırdı. Geçtiğimiz Mayıs ayında doktorluk ünvanına kavuşan Cengiz Erdem neşe içerisinde yurda döndü ve halen Girne Amerikan Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı, Çeviri, Sosyal Psikoloji, ve Eleştirel Teori dersleri veriyor.
‘Ey kara bahtlı okur’ diye seslendiğin okur, 2007 yılında ilk olarak ‘Beni Bu Dışarıdan Çıkarın!’ ile tanıdı seni. Bu kitaptaki metinleri ‘öykü’ olarak adlandırdın sen, ama bildiğimiz anlamdaki standart öykülere benzemiyorlar. Ağırlıklı olarak felsefeyle yoğrulmuş olmalarından dolayı mı?
Evet, aynen öyle. Bu yazıları birer öykü denemesi veya deneme öyküleri diye de nitelendirebiliriz sanırım. Bu yazılardaki karakterler genellikle topluma uyum sorunu çeken sıra dışı insanlardır. Hepsinin de trajik bir yanı olmasına rağmen komiktirler de aynı zamanda. Yani işte hepsi de Nietzsche ile Beckett arasında bir yerdedirler, ve artık hepimizin bildiği gibi Beckett ile Nietzsche’nin ortak özelliği ironidir. O ironi ki felsefenin içindeki edebiyatı ve edebiyatın içindeki felsefeyi duyumsanabilir kılandır. Biliyorsun felsefe Sokrat öncesi ve Sokrat sonrası diye ikiye ayrılmıştır. Nietzsche yeni bir ayrım noktası yaratmak yolunda kendisi için küçük, fakat insanlık için büyük adımlar atmış olsa da, onun ayrımı kendisinin de söylediği gibi felsefeden ziyade tarihi ikiye ayırmaya yönelikti. Sokrat ise ironi sayesinde kendisinden öncekilerle arasına henüz aşılamamış bir boşluk, bir kopukluk yerleştirmiştir, ki bence siyasi tarih de, felsefe tarihi de bir dizi kopmadan, geçmişten kopuştan ibarettir.
Bu kitabın çıkmasından sonra, herhangi bir yazarın, herhangi bir yerde bu kitapla ilgili görüşlerini yazılı olarak bildirdiğini gördüğümü hatırlamıyorum. Okuyucular bir yana, yazar dünyası nasıl karşıladı bu kitabı?
“Beni Bu Dışarıdan Çıkarın” hakkında görüşlerini yazılı olarak toplumla paylaşan altı (6) yazar oldu benim bildiğim. Bunlar Hakkı Yücel, Şener Levent, Eşref Çetinel, Faize Özdemirciler, Elvan Levent, Yalçın Okut ve Mehmet Vatan’dır. Kitap hakkında en detaylı analizleri sunanlarsa, o dönem Afrika Pazar’da yazan Hakkı Yücel ve Kıbrıslı Gazetesi’nde yazan Mehmet Vatan olmuştu, ki ikisinin de son derece olumlu olmuştu tepkileri. O kadar ki ikisi de kitabın adını vermişti yazılarına. Çok sevinmiştim okuyunca.
Derken bir süre sonra ikinci kitabın ‘Zeno’ çıktı. Ama bunun iç sayfalarında da’ çıkış tarihi olarak 2007 görülüyor. Bir yanlışlık mı, yoksa espri mi? Sen mi böyle olmasını istedin?
“Beni Bu Dışarıdan Çıkarın” Şubat 2007’de çıktı, “Zeno” ise Aralık 2007’de. Ben aslında Zeno’nun Ocak 2008’de çıkmasını istiyordum ama yayınevi yılbaşından önceye yetiştirmek istedi kitabı. Yılbaşında kitap satışlarının arttığını, dolayısıyla da kitabı Aralık ayında piyasaya sunmanın satışlara olumlu etkisi olacağını söylemişlerdi, ki nitekim haklıydılar da. Zira gerçekten de Aralık-Ocak aylarında oldukça iyi bir satış grafiği çizmişti kitap.
Neden Merkez’de, Türkiye’de çıkardın her iki kitabını da?
Bir kere ben Türkiye’yi merkez olarak görmüyorum. Yani neyin merkezidir Türkiye? Dünyanın mı? Kıbrıs’ın mı? Ama sanırım sen Türkçe edebiyatın merkezinden bahsediyorsun burada. Her neyse, kitapların Türkiye’de yayımlanmasının sebebi hem fiyatların daha düşük olması, hem de Türkiye genelinde dağıtımın olumlu yanlarıdır. Sonuçta Kıbrıs’ta da satılıyor bu kitaplar, isteyen alır okur. Ama maksat mümkün mertebe geniş bir kitleye ulaşmak değil mi? Neden Türkiye’de basılıp hem yüzlerce kitapçıda, hem de internette satılmasın ki kitaplar? Bunun nesi kötü anlayamadım. Türkçe bilen herkes okusun diye işte…
Zeno kitabında da yine ağırlıklı olarak felsefi metinlerle karşılaştık. Bunun adına da roman demeyi tercih ettin. Kıbrıslı filozof Zeno ile örtüşen bir Cengiz Erdem portresi de var mı işin içinde?
Evet, Zeno felsefi bir romandır zaten. Zeno’nun Cengiz Erdem’le örtüşen yanları ise elbette ki vardır. Mesela ikisi de Kıbrıs’ta doğmuştur, ikisi de felsefeye meraklıdır, ikisinin de mevcut düzenle alıp veremedikleri vardır. Lakin örtüşmeyen yanlarla mukayese edilince bunlar devede kulaktır. Nitekim Zeno her bakımdan örtüşseydi Cengiz Erdem’le, ben bu romanı yazamazdım. Yazmış olduğuma göre demek ki kendimden değil, Zeno’dan bahsediyorum.Tabii romanın benim hayatımdan izler taşıdığı da inkarı namümkün bir hakikattir.
Senin de içinde yer aldığın Kıbrıs’taki genç kuşak şair ve yazarlar hakkında ne diyeceksin?
Genç kuşak şair ve yazarlarımız mevcuttur. Özellikle gazetelerin sanat ve edebiyat ekleri yeni yazarların ortaya çıkmasında büyük rol oynuyor. Buna ilaveten yazılarını kitleye internet aracılığıyla ulaştıran yeraltı yazarlarımız da vardır. Sadece Facebook’u kastetmiyorum tabii burada; bloglar kurup yazılarını bir araya getiren radikal yazarlarımız gün geçtikçe artıyor. Artık kimse sesini duyurmak için medya patronlarının veya siyasi partilerin uşağı olmak zorunda değil. Ama şimdilik benim favorim henüz kitap yayımlamamış olan Mehmet Ratip’tir. Kendisini Kıbrıs Gazetesi’ndeki nitelikli eleştirel yazılarından tanıyoruz. Mehmet Ratip’in pek yakın bir zamanda yüksek kalibre eserlere imza atacağından hiç şüphem yok. Bize böyle yazarlar lazım işte.
Şimdilerde neler yapıyorsun? Yakınlarda hayata geçecek olan yazın projelerin var mı?
Üniversitede üç ayrı bölümde birden ders vermek gerçekten heyecan verici. Özellikle Sosyal Psikoloji master öğrencilerine verdiğim derslerden büyük keyif alıyorum. İnsanın karşısında ülkenin ve dünyanın sorunlarını tartışabileceği akademik bir kitle bulabilmesi son derece motive edici. Tabii bu arada yazmayı ve yayınlamayı da sürdürüyorum. İki tane blog kurdum, yazılarımı oralarda biriktiriyorum. Ayrıca The Life Death Drives adlı doktora tezimi de Amerika merkezli Lulu.com adlı bir internet yayınevinden yayınladım, pek yakında Amazon.com’dan da satın alınabilecek. Tabii bu daha ilk versiyonu, yani tez formatında yayınlanmış bir kitap, sırf öğrencilerime ve diğer akademisyen arkadaşlarıma yönelik… İngiltere ve Avustralya’daki bir-iki akademik yayıncıyla ise tezin kısaltılıp sadeleştirilerek daha geniş bir kitlenin okuyabileceği bir kitaba dönüştürülmesi hususunda istişare halindeyim. Ama sanırım en önemlisi de ironik-teorik bir anlatı olan yeni kitabım Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı’nın, Yapı Kredi Yayınları’nın da editörlüğünü yapan Cem Akaş’ın kurduğu ve yayın yönetmenliğini sürdürmekte olduğu G-Yayınları’ndan çıkacak olması. 2009 Aralık veya 2010 Ocak ayında piyasada olacak bu kitapla şeytanın bacağını kırmayı umduğumu söylemeye ise bilmiyorum gerek var mı. Memleket çirkefe batmış olsa da, çirkef yataklarında bile gülistanlıklar olabileceğini kanıtlarcasına salakça bir sevinç var işte içimde. Belli ki onlar vurdu, biz büyüdük sevgili Oya. Bu durumda ne denebilir ki şundan başka: “Gelin be bura da öpeceyik sizi!”
(c) Oya Akın-Yenidüzen Gazetesi Kültür-Sanat Eki, 14 Kasım 2009.

No trackbacks yet.