Eleştiri Yazıları
“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”na Dair… (bir okuma denemesi) - Hakkı Yücel
Yazar Cengiz Erdem son kitabı “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”na (Geniş Kitaplık Yayınları), “Her şey dünyada artık televizyon diye bir şey olmadığıyla ilgili, daha doğrusu dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir sebepten ötürü beyaza büründüğünü duyuran o garip ve bir o kadar da talihsiz haberin gazetelerde yayımlanmasıyla başladı.” cümlesiyle giriş yapar ve daha ilk adımda, yaşadığımız hayatı belirleyen ‘görüntüler dünyası’nın şalterini indirerek bizi ‘beyaz’ bir boşlukla karşı karşıya bırakır. Yazarın da temel problematiği olan, bugünün, görüntüler üzerinden anlam(sızlık) kazanan verili ‘hakikat’in yitimi demektir bu ve devamında o yitimin arkasında bıraktığı, potansiyel olarak yeni bir başlangıcı ima eden, simgesel bir ‘beyaz’ boşluk işaret edilir. Şimdi sorun insan(lığ)ın o boşlukla nasıl başa çıkacağı, yitirilen hakikat’in nasıl ve neyle ikame edileceğidir. Erdem, bir ‘anlatı’ olarak tanımladığı eserinde bir yandan bu boşluk karşısında “görüntü kölesi bilinçlerin düştüğü biçarelik halini” anlatırken, bir yandan da o boşluğun ölü bir ‘hiçlik’ değil, ölümü yaşayacak olsa da (‘beyaz’ aynı zamanda ölüm’ün renklerinden birisidir) insanın yaratıcı gücünü harekete geçiren, ‘anlam çokluğu’na dönüştüreceği bilincin öznesi kılan, doğurgan bir karakteri olduğunu hatırlatır. Buradan bakılınca “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın, ‘özgün’ ve ‘özgür’ bir metin olduğu rahatlıkla söylenebilir. İlk anda altı çizilmesi gereken de kanımca metnin bu ‘özgün’ ve ‘özgür’ olma halidir ve gerek ‘metin kurgusu’, gerek ‘okur-metin’ ilişkisinin seyri ve gerekse okurun metni ‘okuma biçimi’nin mahiyetleri bakımından bu önemlidir.
Nitekim yazarın kendisi de metnin akışı içinde kimi zaman araya girerek bu hususa parmak basmaktadır. Söz gelimi, “Kelimelerle spiraller çizen bir spiral olarak bu kitap aynı zamanda hem edebiyattan, hem felsefeden, hem matematikten az çok anlayan okuyucularımızın büyük bir kısmının takdir edeceği üzere sonsuzluğa açılan bir kapıyla sonlanan spiral bir merdiven olarak nitelendirilip, arzu edilirse o gözle de okunabilir” (s.102) cümlesi, anlatı’sının ‘türler-disiplinler arası’ geçirgen bir ilişkiyi ve eklemlenmeyi içerdiğini (bu bağlamda ‘özgün’ bir metin olduğunu) ve tam da bu nedenle ‘çoklu okumalar’a imkân tanıdığını (bu bağlamda da hem metni hem de okuru ‘özgür’ kıldığını) yeterince ortaya koymaktadır.
Buradan anlatı’nın başladığı yere dönecek olursak, görüntülerin bir anda kaybolup ekranların ‘beyaz’a bürünmesiyle karşı karşıya kalınan şok edici durum, öncelikle bir açıklamayı gerektirecektir ve kolaylıkla anlaşılacağı üzere hayat(ımız)ın belirleyici kurumlarından olan ‘din-bilim-siyaset’ üçlüsünün her biri de bu işe soyunmakta tereddüt göstermeyecektir. Ne var ki sorun da buradadır; şundan ki, onların her birinin kendi içinde yaptıkları kategorik ve sınırlı açıklamalar, yazarın ifadesiyle “manadan ve maksattan yoksun” (buna, maksada indirgenmiş/ayarlanmış mana(sızlık) da denebilir mi) ve hiçbir sızıntıya yer bırakmayacak kadar mutlaktır. Bu noktada asıl yapılması gereken, söz konusu açıklamaların içine düştükleri kısır döngüyü kırıp aşmaktır ve tam da burada yazar, bir yandan “yaratıcı beyinler”e çağrıda bulunurken, bir yandan da bir “edebiyat, televizyon ve sinema manyağı” olan ve Tevrat’ın Yaradılış (genesis) bölümündeki Tekvin’le aynı adı taşıyan kahramanını ve de onun bu esrarengiz olayı tuhaf bir raslantıyla önceden tahayyül ederek yazdığı kitabını edebi bir ’alt metin’ olarak, anlatıya yerleştirir. Aynı anda teorik metinlerden yapılan alıntılar (ör.M.Foucault, A.Badiou) ve hatta bizatihi filozofların hayali suretleri (ör.Spinoza) de bu serüvene katılarak hikâyeye derinlik ve genişlik kazandırılır. Bütün bunlar olurken, arada yazarın kendisi de devreye girer ve “okuyucuyu germenin gereği ise hiç yoktur, zira unutulmamalıdır ki anlatımız bir gerilim anlatısı değil, bilakis türler arası bir etkileşim neticesinde ortaya çıkmakta olan, kategorize edilemeyecek nitelikte bir hadisenin edebi form kazanmasından ibarettir. Belli ki bu türde bir anlatı daha evvel hiç yazılmamıştır, zira bu anlatının ait olabileceği bir anlatı türü zaten mevcut değildir” diyerek açıklamalarda bulunur.
Erdem’in anlatısında, onun ‘çok katmanlı’ ve ‘çok katılımlı’, ‘özgün’ ve ‘özgür’ olma karakterini tamamlayan bir başka önemli husus ise, başından beri kullana geldiği ‘ironik’ dilidir. (Burada yazarın Jose Saramago’yu anması, onunla yaşadığı edebi akrabalığı ima etmesi yanında, bu akrabalığın sınırını çizmek kararlılığını göstermesi bakımından da önemlidir.) Her türlü süslemeden uzak bu yalın dilin aynı anda her kelimeye yüklediği yoğunluk, hayal dünyamızın olduğu kadar gerçeklik dünyamızın da sınırlarını zorlar; dilin kendisinde içkin metaforik karakterine adeta kendisinden öte metaforik bir genişlik kazandırır. Bu durum ilk okumada zihnimizde “anlam boşlukları” yaratıyor gibi görünse de tam aksine giderek “anlam çokluğu” üretme potansiyeli taşıyan bir doğurganlığa dönüşür ve son kertede ‘hakikat’ arayışına bir derinlik ve çok boyutluluk katar. Tam da bu nedenledir ki Erdem’in ‘anlatı’sında dilin(in) bir başka özelliği daha karşımıza çıkar, o da, bizatihi dilin kendisinin -anlatının kendisinin- özneleşme (anlatı kahramanına dönüşme) halidir. Bunun böyle olduğunu, yazarın kendisinin, hikâyesini anlattığı insanlar -kahramanlar- için sorduğu “Kimdir bu insanlar?” sorusuna verdiği yanıttan da çıkarmak mümkündür. Erdem, bu insanların kendilerinden öte “bu anlatıyı oluşturan cümleler” de olduklarını ve dahası “kelimelerin (de) onlara karşı” olduklarını söylerken, cümlelerin ve kelimelerin -yani metnin- kendilerini de özne konumuna yükseltir. Üstelik öyle cümlelerdir (özne-kahramanlardır) ki onlar, yazıldıkça “yarattıkları anlamlar içlerinde boşluklar” barındırır ve bu boşluklar da paradoksal bir biçimde “anlamsızlık yaratmak yerine anlamın yaratılması için gerekli koşullar’ı oluşturur. Çok mu karışıklık yaratıyor bütün bunlar? Öyle gibi görünüyorsa da, hikâyemizin başlangıç noktasını hatırlayacak olursak, görüntülerin birdenbire silinmesiyle ekranda oluşan beyazlık, bize sunulan (verili) hakikat’in yitimiyle birlikte onun arkasında bıraktığı büyük boşluğun kendisidir ve insanoğlunun (bilincin) yeni hakikat arayışı da kaçınılmaz olarak bu boşluğun içinde(n) olacaktır. Yani boşluğun kendisi, yeni anlamların ve hakikat(ler)in yaratılması için gerekli koşuldur ve işte tam da burada “yeni anlam dünyalarını” yaratacak ve “bu anlam dünyalarını hayata geçirecek” yeni kurgu biçimlerine (yeni anlayışlara, yeni bir dil vb.) ihtiyaç vardır. Kaldı ki Erdem’in kimi zaman ‘komik’, kimi zaman ‘aforizmatik’, kimi zaman provakatif’, kimi zaman ise ‘fantastik’ bir mahiyet taşıyan dil özelliği de anlatıya gerek anlaşılırlık bağlamında kolaylıklar, gerekse de ‘okur-metin’ ilişkisi ve ‘okuma biçimi’nin seçenekleri bağlamında, ‘çoklu okuma”lara imkân tanıyan, yaratıcı ve bir o kadar da sürükleyici bir dinamizm sağlamaktadır
Buradan bakınca bir başka ayırt edici husus ise “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın, yerleşik sistemin -kapitalist sistemin- sadece görüntüler üzerinden ve görünür kılınarak anlam(sız)landırılan hakikatinin eleştirisi olduğu kadar, yine görünür kılınarak gözetim altına alınan insanın da, hem zihnen ve hem de bedenen özgürleşme çabasına dair de bir anlatı olmasıdır. Sadece bu kadar da değildir; gerek iç dünya(sı) ve gerek dış dünya(sı) karşısında özgürleşen insana (bilince), artık ‘ikili kesinlikler’ üzerinden düşünmek ya da ‘ikili konumlanmalar”dan herhangi birinde yer almak zorunda olmadığını -yer almaması gerektiğini- hatırlatan ve ona yeni bir konum (düşünce, anlayış, tavır vb.) öneren de bir anlatıdır. Bir başka ifadeyle ona ‘ikilemler’ dünyasından herhangi birine dâhil olmayı değil, ‘ikilemler’ arasında yer almayı -yani ‘eşik’te durmayı- ve buradan yeni çıkış yolları bulmayı (bu ‘hakikat’ arayışıdır aynı zamanda) öneren, bu ihtimaller çokluğunu hatırlatan, bunun serüvenini ‘edebi bir form’a dönüştüren ve nihayet bu bilinçlerin ve insanların hikâyesini dile getiren bir anlatıdır. .
Metnin bu doğurgan niteliği ve okura sunduğu okuma zenginliği, akla ister istemez onun oku(n)ma biçiminin mahiyetine dair bir soruyu da getirebilir. Bu noktada, Hilmi Yavuz’un daha önceden yazılmış yazılarını bir araya topladığı ve geçtiğimiz günlerde “Okuma Biçimleri -Varlığın ve Sanatın Dili-“ (Timaş Yayınları) başlığıyla yayımlanan kitabına başvurmakta yarar vardır. “Okuma biçimi” derken “edebi bir metnin okunma, yorumlanma ve anlamlandırma biçimlerinin” göz önüne alınması gerektiğini söyleyen Yavuz, “yazar merkezli okuma, metin merkezli okuma ve okur merkezli okuma” olmak üzere üç okuma biçimin olduğunun altını çizer. Bir başka ifadeyle “okuma, yorumlama ve anlamlandırma uğraşı, ya o metnin yazarının metne verdiği anlamın ne olduğunu (yazarın niyetini) bularak, ya yazarından bağımsız olarak metnin kendisinin anlamını (metnin niyetini) ortaya koyarak, ya da okurun o metni nasıl yorumladığına (okurun niyetine) bakılarak gerçekleştirilir.”
Bu ayrımlama öncelikle edebiyat (eleştirisi) disiplinine dair bir ayrıntıyı ifade ediyor ve ortalama bir okura fazla geliyor olsa da, “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nı okumak bağlamında bu ölçütler göz önüne alındığında kanımca (en azından bir okur olarak kendi adıma) şunu söylemek mümkün: Bu eser, yazar’ının yazarken türler-disiplinler arası bir geçirgenliği ve eklemlenmeyi gözeterek ‘özgün’ ve ‘özgür’ bir metne dönüştürdüğü -bu bağlamda neredeyse yazarının ötesine geçtiği-; metnin kendini yeniden ürettiği -bu bağlamda metnin kendisinin ötesine geçtiği- ve okur’un da okudukça kendisini özgürleştirerek -bu bağlamda okurun da kendisinin ötesine geçtiği- bir anlatıdır.
Burada can alıcı soru şu olabilir: Bir (edebi) anlatı, bu kadar yükü taşıyabilir mi; ya da içine bu kadar yük alan bir metin edebi olabilir mi? Zor olduğu ve ustalık gerektirdiği kesin. Kaldı ki Cengiz Erdem de bunun farkında; bu yüzden o da, “tek tesellimiz herkesi tatmin etmenin mümkün olmadığı gerçeğidir” derken, bu gerçeğin altını sadece okurun beklentilerini gözeterek değil, edebiyatın ne olduğunu (ne olması gerektiğini) gözeterek de çizmekte ve bir bakıma bu zorluğu ima etmektedir. İyi de “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nda bütün bu zorlukları aşabilmiş midir? Bence aşmıştır. Nasıl mı başarmıştır bunu? Kitabın temel tezinin “hakikatin ulaşılan değil, yaratılan bir bilginin karanlık yönü olduğunu” söylerken bizi içine çektiği, ‘beyaz’ boşluklarla uzayıp giden labirentte kaybolup gitmek yerine, bize benzeyen Tekvin’in saf ve komik bir oyuna dönüşen serüvenine tutunmamızı sağlayarak başarmıştır.
Görünen o ki, bu serüven burada bitmeyecek. Cengiz Erdem bir ‘büyük kitap’ olarak tasavvur ettiği ve parça parça tamamlamaya koyulduğu eserini yazmayı sürdürecek ve biz okurlarına da, onun bizi her seferinde biraz daha şaşırtan ama aynı zamanda da peşinden sürükleyen yeni eserlerini beklemek kalacak.
Minimal ve Maksimal Yazılar: http://cengizerdem.wordpress.com/
Kaynak(Gaile Dergisi): http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=19810
“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı” - Emre İleri
Beyazlaşan televizyon ekranları, göstergelere kısa devre yaptıran, yarıldıkça çoğalan bilinçler, dünyayı koca bir metafor haline getiren birinci, ikinci ve hatta üçüncü çoğul şahısların ve yazar(lar)ın kahkahalara karışan ızdırapları, soluk alıp verişleri, kalp çarpıntıları, ruhsal açmazları, dünyaya gelen melez bebekler, melez anlatılar…
Anarşik bir dille yazılan ve kendisinin üçüncü kitabı olan “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı” isimli romanda Cengiz Erdem, görme algısı ile bir tutulan özneyi ve öznellik biçimlerini sorunsallaştırıyor. Kitabın ilk bölümlerinde, tüm dünyadaki ekranların beyazlaşması neticesinde insan hayatında vuku bulan değişimler ele alınıyor. Ekranların beyazlaşmasına ilk tepkinin bir din görevlisinden geldiğini ve bunda şaşılacak bir durum olmadığını, “elbette ki bir din görevlisi yapacaktı ilk açıklamayı” diyerek aktarıyor bizlere kitabın anlatıcısı. Ekranların beyazlaşmasını Tanrı’nın işi olarak gören din görevlisinin yaptığı açıklamanın ardından söz alan bilimsel araştırmalar enstitüsü başkanı olacak ve bunun “Tanrı’nın değil, uzaylıların işi olabileceğini” söyleyecektir. Akabinde söz alan dünya devletleri ortak platformu sözcüsü ise, mevcut durumun küresel olduğunu belirtecek kadar ileri geri konuşacaktır!
Elbette, romanın kurgusunda ardı ardına gelen bilhassa bu ilk üç açıklama –ki okudukça gayet akıcı bir sözdizimi ile işlenmiş olduklarını fark ediyoruz— günümüz dünyasının dini, bilimsel ve siyasal iktidar odaklarını adeta alaya alarak, dünyada olan biten her şeyi doğaüstü hadiseler olarak yorumlayıp bizleri aptal yerine koymaya kalkışan bir takım odakları mikroskop, teleskop ve daha başka bin türlü mercek altına koyup da bakan ve bize de gösterip gülen anlatıcının ironik kahkahalarından başkası değildir!
Kitabın 19. sayfasında “beynin, bilinçdışını bilincin algılayabileceği sembollere dönüştüren bir organ” olduğunu söyledikten sonra, Fransız filozof Gilles Deleuze’ün “bir ekran olarak beyin” metaforundan faydalandığını da açık açık metne ilave ediyor yazar. Ekranların beyazlaşmasının ardından bilinçdışının bilince aktarabileceği sembollerden yoksun kalması neticesinde, insanlarda gelişen farklı ruh hallerinin sorgulanışını, insanların başka görsel imge sağlayıcılarına nasıl yöneleceğini ve özelde ise Tekvin’in Amsterdam’a doğru yola çıkıp orada vecd hallerine girerekten kendini yazma etkinliğine nasıl vakfettiğini, bunu yaparken bir mercek/gözlük tamircisi ve aynı zamanda da filozof olan Spinoza’nın ruhunun da, merceğinin de kurguya nasıl eklemlendiğini okuyacağızdır kitabın devamında…
Kitabın giriş kısımlarına biraz da olsa değindiğimize göre — ki bu kısa değini, kitabın girişini ne anlatmaya ne de özetlemeye kalkışmak olurdu ve zaten biz özet denilen şeyin eserin kendisi olmaya muktedir olmasına imkan ihtimal vermiyoruz, veremiyoruz— gelin isterseniz, mevzubahis romanın kahramanı olan Tekvin’in, gazetelere ve dergilere öyküler, yazılar ve şiirler yazan, felsefe ve edebiyat hastası bir meczup olduğunu ilave edelim sözlerimize. Ardından ise, karakterimizin yazdığı fakat, henüz yayımlanmamış ilk romanının Panoptik Kitap olduğuna –ki bu başlık da metnin bir gözetleme mekanizması olarak düşünüldüğüne açık bir gönderme olmakla birlikte zaten romanın 39. sayfasında buna detaylı bir biçimde değinilmektedir— Tekvin’in Panoptik Kitap’ında da ekranların beyazlaştığına ve Tekvin’in bu romanın bir nüshasını çalıştığı gazetenin editörüne kurguda geçen dünyadaki ekranlar beyazlaşmazdan tam bir hafta önce vermiş bulunduğuna da dikkati çekelim ayrıyeten. Gerisini merak edenler için yapılacak en etkin eylemin, gidip kitabı almak, kodları bozmak, yeniden kurup yeniden yapmak, onlarla legolarla oyun oynar gibi oynamak vs. olduğunu açık açık söylemek zorunda kalmamak için ise, gelin, kitapta zihnimize çarpan bazı başka noktalara değinmekle yetinelim sadece.
Cengiz Erdem, metnin, metinlerarası kuramsal uğraklarının dolaşımını açık açık gösteriyor okuruna, ki bu yolla, modernizmin yazarı, “küratör sanatçı” ve kitabı da, yoktan yaratılmış olan pasif bir sanat nesnesi olarak gören klasik yanılsamaya, roman kurgusunun oluşumunu deşifre ederek itiraz ediyor aslında. “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı” teorik bir deneysel roman olmanın ötesinde birebir ekranlara endeksli yaşamı iğneleyen, ekranlara –Picasso’nun öznelerin ve nesnelerin farklı açılardan görünüşlerini tek bir resimde binbir görme/görülme şeklinde buluşturduğu kübik resimlerinde olduğu gibi— farklı bakış açıları ile bakabilen, farklı görme ve görülme biçimlerini devreye sokarak ilerleyen bir yapıt. Yapıtın 46. sayfasında, “insanların gördükleri sandıkları bilinmezlik tarafından görüldüklerini” söyleyen anlatıcı, televizyon ve bilgisayar ekranlarının görüntü yolu ile bedene sızan ve iktidarın içselleştirilmesine yol açan, iktidar lehine gözetleyen birer gösterge mekanizması olduğunu, yani insanın sadece bir izleyen ve ekranın da sadece izlenilen bir nesne olmadığını, iktidarların, televizyon ve pc ekranları sayesinde kendine hizmet eden ehlileşmiş bedenler yarattığını, insanları kendine köle kılan birer nesneye dönüştürdüğüne dikkati çekiyor ve klasik felsefenin özne/nesne karşıtlığını sorgularken, Michel Foucault’nun biyo-iktidar kavramına da çığlıklar attırılmış oluyor aslında böylelikle!
Öte yandan, Klein’cı psikanalizin “içe yansıtma”, “dışa yansıtma” kavramlarını da kullanıp, bu kavramları aşmayı önerirken, Nietzsche’nin bengi-dönüş kavramının sorgulanmasına da zemin hazırlayan, Alain Badiou’nun ölümsüzlük kavramını ve göstergebilimi de roman kurgusu ile bir güzel harmanlayan yazar metni felsefi olarak besledikçe zenginleştiriyor.
Çağımız insanının yaşamın anlamını ekranlardan, metinlerden, tek yönlü bir görme algısından ibaret sandığı şu günlerde, ekranları beyazlaştırarak okurunu başka başka dünyalar tahayyül etmeye, mevcut sosyo-ekonomik sistemin göstergelerini bozmaya ve kendi içindeki ötekilerin anlam dünyalarını bulmaya davet ediyor adeta Cengiz Erdem.
Anlamın anlamının yanı sıra, yaşam ve ölümün iç içeliğinin de sorgulandığı bu melez yapıtta, provokasyon had safhada!
Ekranların beyazlaşmasının, mevcut sosyo-ekonomik-kültürel oluşumun insan bilincinde yarattığı hiçlik olduğunu ima ediyor ve roman boyunca bu hiçlikten çıkmaya cüret etmeğe çağırıyor açık açık okurlarını sanki kitaptaki anlatıcılar. Gelin isterseniz, son olarak kitabın 91. sayfasından birkaç alıntı daha yaparak tamamlayalım yazımızı ve şunu da belirtelim ki bir yazıda hiçbir şey tamamlanamaz aslında, biz yazıyı tamamlasak da!
“Bizler işte o bilinmez kuvveti oluşturan bilinçlerin dışıyız, yani o bilinçlerin bir süreden beridir ekranlara bakınca gördüğü beyazlığız. Hatta belki de gidip kendini beyaz cama vuran ve neden içeri girip dışarı çıkamadığını anlamlandıramayan, beyaz bir gecede kaybettikleri bedenlerini arayan kara bahtlı ruhlarız,”diyerek isyan ediyor içinde bulunduğumuz durumlara ve biz kara bahtlı ruhların beyaz ekranlardan çıkıp kendilerini bulması gerektiği çağrısını şu sözlerle yapıyor Cengiz Erdem: “Olsak olsak çırpındıkça daha da derinlere düşen hayaletler olabilirdik biz sonsuz bir beyazlığın örttüğü bu karanlık labirentin dipsiz dehlizlerinde. Tek yapabildiğimizse fısıldamaktır bizi bu dışarıdan çıkarın diye, bağırarak değil ama, sessizce…”*
*Cengiz Erdem, Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı (İstanbul: G Yayın Grubu, 2010),91
Kaynak(AfrikaPazar)
Olay ve Hakikatin Bozguna Uğrattığı Fantezi Makineleri – Emre İleri
Cengiz Erdem “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nı yazdığından beridir, defalarca okudum desem yalan olmaz. Kitabın etrafında bir Kızılderili çadırı kurup ateş yaktığım, hatta dans ettiğim bile söylenenler arasında! Söylenenler arasındadır arasında olmasına ama, kitap da benim etrafımda ateş yakıp dans ve de raks ederekten beni bilmediğim yerlere sürükleyip kendimi defalarca kez kaybetmeme ve bulmama vesile olmuştur. Bahis konusu kitabı okuduğumu ve yorumladığımı sanırken aslında kitap beni birtamam okumuştur, karıştırmış, sayfalarıma dokunmuş, yazma eylemine sürüklenmiş bulmuşumdur kendimi adeta. Bu paramparça yazı, ya da yazılar, ne kadar bu roman ya da başka bir şey hakkında olur biliyorum. Fakat insan mevzubahis romanı okuduğu ve onun tarafından okunduğu zaman, ekran ve insan, kitap ve insan arasında tek taraflı bir görme, algılama ve düşünme eyleminin vuku bulup bulmadığını sormaya başlıyor kendi kendine. Amacımız kesinlikle mevzubahis roman hakkındaki “hakikatler”i ortaya çıkartmak değil, onu yeniden yazmaktır. Yani, kafamızda roman hakkında oluşan imgeleri yeniden simgelere dönüştürmektir niyetimiz. Ama bizim niyetimizin ne olduğunun pek de önemi yok. Biz de yokuz ki zaten, bir “biz” olmaktan çıktığımızdan beri.
Okudukça romanın kendisinden de anlaşılacağı gibi, “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın tek yönlü, tek bir türü, tek bir mesajı olan, homojen bir yapıya sahip bir kitap olduğunu düşünmüyoruz. Bu yüzden de parça parça ve birbirleri ile de, kendi içlerinde de ister istemez uyumsuzluk gösteren, kaplara ve sayfalara sığmayıp taşan yazılar ortaya koymayı uygun bulduk, ki artık bunların birer yazı olup olmadığını bile bilmiyoruz!
Niyetimiz hiçbir şeye noktayı ve hatta nihai noktayı koymak değildir. Zaten roman basbas bağırıyor: Son sözüm yok, nokta koymuyorum, bu romanın son sözü bir başka romanın devamı olarak okunabilir ancak, diye. Neye son noktayı koyduğumuzu sanacağız ki biz… Neye?
Yerliyurtlulaştırma Olarak Fantezi Makinesi
Arzu akışlarını yerliyurtlulaştıran bir makine olarak fantezi makinesinin, ya da güncel adıyla televizyonun işlevini yitirdiği, tüm ekranların beyazlaştığı bir dünyayı hayalimizde canlandırırsak, böylesi bir dünya şu an yaşadığımız dünya gibi bir dünya olmazdı pek tabii, romanın da defalarca altını ısrarla çizdiği gibi… Televizyonun, bilgisayarın ve bu gibi teknolojik aygıtların hayatımızda ve hatta belleğimizde ne kadar yer işgal ettiğini düşünürsek, pek muhtemeldir ki ekranların beyazlaşması gibi bir hadisenin vuku bulması sonucunda, ilk açıklamaları da din yetkilileri, bilimadamları ve siyasetçiler yapardı herhalde, diyerek romandaki ironik yaklaşımların bizde yarattığı kahkahaları tekrar tekrar yeniden üretip yüz kaslarımızın daha çok hareket etmesini sağlamaktan geri durmayacağız. Geri durmayacacağız, çünkü artık bize nerede ve ne zaman gülmemiz gerektiğini ve aynı zamanda da ne zaman gülmememiz gerektiğini belirten ve hiç de komik olmayan “komedi” dizilerinin ardındaki elektronik kahkahalarla gülmeyerekten, sahici kahkahalar atma fırsatını değerlendirebileceğimiz olasılığı ile yüzyüze gelmektir niyetimiz.
Peki televizyon denilen bu faşist makinenin işlevini yitirmesi bedenin kodlanan bir bilgisayar pozisyonundan çıkıp, organsız kalması, yersiz yurtsuzlaştırılması olarak anlaşılabilir mi? Eğer anlaşılabilirse, arzu üretim akışının mevcut denetim toplumunun döngüsünden çıkartılıp anarşik ve denetlenemez bir yere, bir yersizliğe ve yurtsuzluğa evrilmesi olarak yorumlanabilir romanın yaptığı ekranları BEYAZLAŞTIRMA hamlesi. Yani artık ne sana, ne bana, ne de ona, nerede ne yapacağımızı davranış modelleri üreterek empoze eden ve bizi yerliyurtlulaştıran makineler olmazdı, eğer ekranlar beyazlaşsaydı. Yani ne bir “ben” ne bir “sen” ne de bir “o” olurduk o zaman. İnsanı tek bir bakış açısına, tek bir “ben”e, göz ve görme merkeziyetçi bir varlığa indirgeyen, bir panoptikonun içimizde yaşamasını sağlayan makinelerden, hücrelerden de yoksun kalırdık böylelikle.
Derrida’nın Hayaleti
Jacques Derrida’nın çeşitli metinlerinde ifade ettiği, metnin içerisindeki gösterenlerin kendi dışında herhangi bir gösterilene göndermede bulunmadığı çözümlemesi ile benzeşen bir fikre rastlarız romanın 36. sayfasında ve şu cümleyi inşa eder anlatıcımız: “Oysa kitap kendi kendinden başka kimseyi anlatmıyordur aslında”. Yani bu fikriyata göre kitap ve içindeki metin- ki kitap mı metnin içindedir yoksa metin mi kitabın?- hem gösteren ve hem de gösterilendir, metnin, kendi dışında göndermede bulunduğu bir gösterilen bulunmamaktadır. Aslında biz buna dikkati çekerek bazılarının sandığı gibi şöylesi bir noktaya varmak istemiyoruz: “hayat dilden ibarettir, dil ise bir hiçtir, o halde hayat da hiçtir, Aristo haklıydı!”
Amma ve lakin şöylesi bir sorgulamaya girişebileceğimizi düşünüyoruz: hakikat ve Varlık dilin içinde kuruluyor ise metnin dışını –ki metin de o “dış”ın içinde ise ve fakat aynı zamanda “dış” da metnin içinde iken— tarif etme yetkisini nasıl kendinde bulur, bulmuştur? Metnin dışı yine metnin içinde kuruluyorsa, metnin dışından nasıl söz edilebilir?
Metnin, kendi dışından söz etmesinin koşulu yine metin ise, ona basitçe metin diyebilme yetkisini biz nasıl buluyoruz o halde kendimizde?
“Hakikat bir Olayla başlar”
Romanın vurgu yaptığı bazı ana temaları, Alain Badiou’ nun farklı eserlerinde ortaya koyduğu olay ve hakikat üzerine yaptığı spekülasyonlar vasıtası ile okuyabilmemiz mümkündür. Şöyle ki, Badiou’ya göre bir olay, “durumdan, kanaatlerden, kurumlaşmış bilgilerden ‘başka bir şey’ ortaya çıkarır”; Yine Badiou’ya göre hakikat ise, “bir olay tarafından açılan sonsuz bir türeyimsel küme inşa eden bir süreçtir…” Kurumlardan, kanaatlerden, kurumlaşmış bilgilerden “başka bir şey” ortaya çıkaran bilinmez bir olayla açılıp sonsuz bir türeyimsel küme inşa eden bu süreç ,“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nda “hakikatin” tv, bilgisayar ekranlarında sonsuz bir beyazlık olarak vücut bulması ve beyazlığın ardından gelişen olay örgüsüdür. Badiou’nun “Sonsuz Düşünce” adlı eserinin 50. sayfasında şunlar da dile getirilmektedir ayrıca: “Hakikat bir olayla başlar, ama bu olay her zaman ortadan kaybolmuş ya da yok olmuştur; ona dair hiçbir bilgi olmayacaktır. Dolayısıyla olay hakikatin gerçek ve namevcut nedenini oluşturur.” “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı” da ekranlardaki beyazlık olarak vücut bulan “hakikat”in “gerçek ve namevcut nedeni” hiçbir kurumsal bilgi modeli (din adamları, siyasilerin ve de bilimadamlarının açıklamaları) tarafından ele geçirilemiyordu, eğer romanın ilk giriş bölümlerini hatırlayacak olursak.
Din adamları, ekranların beyazlaşması hadisesini elbette Tanrı’nın işi olarak yorumlayacak, bilimadamları ise bunun uzaylıların işi olabileceğini söyleyip duracaktı. Daha fazla ertelemeden hemen şunu da söyleyelim: biz ekranlardaki bu beyazlığı daha çok bir boşluk olarak ele alıp Badiou’nun “Sonsuz Düşünce” adlı eserine, Badiou’nun Lacan okumalarını sıklaştırdığı mekâna geri dönüp, bu okumaları sizlerle de paylaşmak derdine düşeceğiz ve düştük bile:
“Lacan’a göre hakikâti kuran bilgideki bir delik olarak Öteki’dir. Nitekim Lacan 8 mayıs 1973′te şöyle der: ‘Orada bir delik vardır ve bu deliğe Öteki denir; konuşmanın emanet edilme yoluyla hakikati kuran yer olarak Öteki.’
Badiou’ya göre felsefe ve psikanaliz aynı soruyu işler: “Hakikat ile boşluk arasındaki düşünülebilir ilişki nedir? İşin püf noktası boşluğun nereye yerkeştirildiğidir. Felsefe ve psikanaliz hakikatin ayrılık olduğunda; gerçeğin indirgenemez olduğunda, ya da Lacan’ın deyimiyle simgeleştirilemez olduğunda; hakikatin bilgiden farklı olduğunda ve dolayısıyla hakikatin yalnız boşluk konusunda ortaya çıktığında hemfikirdirler. Temelde her teorinin hakikate yetki veren boşluğu bir yere yerleştirmekten ve bu yerleşimin cebir ve topolojisini inşa etmekten ibaret olduğu söylenebilir.”
Badiou’nun hakikat tanımını da dikkate alarak romanla ilişkili olarak şu şekilde birkaç hipotez inşa edebilmemiz mümkün:
1.Ekranlardaki nedeni bilinmeyen beyazlık, yani hakikat, sonsuz türeyimsel küme inşa eden boş bir küme ve spiral olarak ele alınabilir.
2.Ayrıca, mevcut bilgimizde bir delik açan Öteki olarak da anlaşılabilir bu beyazlık. Yoksa herhangi bir bilgimizle uyuşan sabit ve değişmez bir hakikat olarak değil.
3. Kitabın kendisini de boş bir küme olarak anlaşılabilir. İçini tikelliklerle tekrar tekrar doldurabiliriz istersek. Hatta kendimizi de boş bir çoğul şahıslar kümesi olarak hayal edebilir ve böylelikle sonsuzca kendimizi yeniden yaratma imkânını yine kendimizde gerçekleştirmek suretiyle yaşam içgüdümüzü baskın kılabiliriz kendimizde.
4.Kitabın yazar ya da yazarları, tikelliklerin hiçbir kurumsal bilgiye indirgenemediği çoğul bir hakikatler süreci yaratmıştır. Böylelikle de tikel durumlara kendi tikelliklerinin çağırdığı gibi yaklaşmak gerekir—yani tikelliklere yeni hakikatler üreterek ve böylelikle de felsefenin “mutlak hakikat” dediği şeyi yerle bir ederek—desturunun altını bir kez daha çizmiştir(ler) diyebiliriz neşeyle. Badiou’nun, hakikat’i, “sonsuz türeyimsel küme inşa eden bir süreç” olarak yeniden kavramsallaştırması ve hakikat’in yerine hakikatleri koyması—ki bu “kavramsallaştırma” sürekli kendi kendini göçebe kılan ve sürekli olarak kendi kendinin yersiz yurtsuzluğunu ilan eden bir kavramsallaştırma(ma) olurdu aslında— Deleuze’ün “felsefe nedir?” adlı yapıtta ucunu açık bırakarak bu soruya “Felsefe yeni kavramlar yaratmaktır” diyerek verdiği cevap değil ama cevaplar ile okunduktan sonra, aslında Badiou’nun, felsefenin “hakikat” kavramını “hakikâtler” olarak çoğullaştırarak felsefede reformlar değil, kavramlar üzerinde dans ede ede devrimler yaptığı söylenebilir.
FANTEZİ
Nedir şu fantezi allah aşkına? Erotik filmlerin fantezisi mi? Doğrudan kışkırtıcı bir biçimde soracak olursak: seksss ile ilgisi olabilir mi? Televizyonlarda neden seks filmleri gösterilmiyor diye soranların, hatta ağlayacak gibi olanların fantezisi midir daha doğrusu?
Fantezi kelimesinin, yani phantasia’nın Platon’daki tanımının hem “hakiki temsil” ve hem de “yanıltıcı görüntü” anlamlarına denk geldiğini “İmgelem” adlı yapıtında ifade etmiştir Maurizio Ferraris (bkz. İmgelem, Dost Kitabevi Yayınları, s. 7). Ferraris, aynı yapıtta ayrıca, imgelemin “namevcut olanın akılda tutulması,” fantezinin ise “namevcut olanın yeniden işlenmesi” olduğunu belirttikten sonra, fantezinin hataya daha açık olduğunu metne ilave eder. Romanda, Simgeselleştirilemeyen bir “hakikat” kendi kendisi ile birlikte, ekranda vücut bulan tüm temsilcileri, özdeşleşme nesnelerini ve fantezileri sonsuz ve belirsiz bir beyazlığa gömmüş, bir hayalet formunda zuhur etmelerini sağlamıştır. Ne ero-tik filmler kalmıştır ortada, ne de rambonun silahını adeta bir penis haline getirip ona taptığı, onu okşarken de şiddeti ve saldırganlığı gayet tasasızca öve öve bir hal ettiği, ABD’nin Holywood ya da daha net bir biçimde ifade edecek olursak, holy-shit filmleri.
Fakat romanın ima ettiği fantezi Platon’un tanımladığı fanteziden çok, Lacancı psikanalizin değindiği fantezi ve ötesidir sanki. Ve bizim dile getirdiğimiz bu değini özelde, Slavoj Zizek’in “Yamuk Bakmak” adlı eserinde yaptığı Lacan okumalarına dayandırılabilir. Bu kitapta şöyle bir paragraf yer almaktadır:
“Fantezinin sahnelediği şey, arzumuzun gerçekleştirildiği, bütünüyle karşılandığı bir sahne değil, tam tersine arzunun kendisini gerçekleştiren, sahneye koyan bir sahnedir. Psikanalizin temelde söylediği, arzunun önceden verili bir şey değil, inşa edilmesi gereken bir şey olduğudur—öznenin arzusunun koordinatlarını vermek, nesnesini saptamak, öznenin onun içinde benimsediği konumu belirlemek tam da fanteziye düşen roldür. Özne ancak fantezi yoluyla arzulayan özne olarak kurulur: Fantezi yoluyla, arzulamayı öğreniriz.”
Bu anlamda, arzularımızı gerçekleştirdiğini düşündüğümüz bir makine olarak Televizyon ekranı, arzumuzun tümüyle gerçekleştirildiği yer değil, arzunun kendisini gerçekleştiren, sahneye koyan, özneyi özne olarak kuran Simgesel bir sahnedir diyebiliriz.
Lenslerimizi tekrar tekrar sildikten sonra ise, roman ve karakteri Tekvin hakkında birbirleri ile farklılık gösteren şu ifadelere yer verelim:
Romanın anti-şahsiyeti sevgili Tekvin’in beyni—tıpkı Deleuze’ün “Fark ve Tekrar” adlı yapıtında ifade ettiği gibi—bir ekran olarak çalışmış ve arzusu ile birlikte özdeşleşecek nesnesini de üretmeyi başarmıştır. Şu pek ironik tesadüfe bakın ki, bir zamanlar insan zihninin özdeşleştirmeye meyilli olduğunu söyleyen Benedictus Spinoza’nın ruhu olarak üretmiştir Tekvin kendi zihninde ürettiği özdeşleşme nesnesini.
Bu noktada, Zizek’in Lacan okuması yaptığı az önce alıntıladığımız paragrafın ve ayrıca Deleuze’ün çeşitli eserlerinde ortaya koyduğu “bir ekran olarak beyin”inin, Cengiz Erdem’in bir önceki romanındaki, yani, Zeno: filozofun bir ölümlü olarak portresi isimli kitabındaki karakterin bir takım sözleri ile okunabildiğini, roman karakterinin sayıklamalarının da mevzubahis uğraklarla okunabileceğini, yani bunların biribirleri ile karşılıklı okuştuklarını ifade edelim. Edelim ki bir önceki romanın, sonunun olmadığını, onun, sonsuz olasılıklara açılarak bir sonraki boş kümeye, yani “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”na, “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nınsa bir önceki romanın yeniden değerlendirilmesine, hatta anlaşılmasına rahimlik ettiğini de gözler önüne sermiş olalım bu vesileyle. Bu anlamda romanlardaki zamansallığın, bir geçmiş, bir şimdi ve bir gelecekten ibaret olmadığını, daha çok, çok boyutluluk kazanarak geçmişin geleceğe doğru, geleceğin ise geçmişe doğru hareket etmesini sağladığını ve iki romanın da hem geçmişe hem de geleceğe hareket ederek iki yönde ilerleyen bir zamansallığın olumlamasına imkân ve ihtimâl tanıdığını ifade edelim.
Zeno: filozofun bir ölümlü olarak portresi adlı yapıtın karakterinin şu ifadelerinin Lacan’cı psikanalizle okunabilirken aynı zamanda onu çoktan aşarak başka izleklere sürüklenmiş olması da artık pek olası görünüyor: “Yaşadıklarım karşısında adeta şoke olmuş, bilinmez bir dış-güç tarafından sonsuza dek dipsiz bir labirentte kendimi saklamaya ve aramaya mahkûm olduğuma kâni kılmıştım kendimi. Beynim bir ekrana dönüşüyordu yavaş yavaş, hayatımsa bir film şeridine. Ne mutlu benim gibi olmayanlara diye düşünmektense kendimi alamıyordum her ne hikmetse…
Lanet olmasına olsundu elbette. Lâkin dünyanın düzenine de, doğanın kanununa da aynı anda tek bir cümleyle içten bir lânet okumak bile yetmiyordu insanı değiştirmeye. Belli ki hayırlısı neyse o olsun demekten başka yoktu hiç çıkış yolu, zira bazı insanlar henüz ne sevmeyi, ne de sevilmeyi biliyordu. Benimse tüm bu yaşadıklarım, belki de ölümün sürdürdüğü bu yaşam, tüm bu sahneler, hepsi de ne tabutumda gördüğüm birer diriliş düşü, ne de anne rahminde gördüğüm hâyaller olsundu. Tüm bu sahneler bir rahime dönüşen beynimde cereyan edenlerin dış dünyaya yansımasıyla zuhur eden birer fanteziden başkası olmasındı, aşk olsundu hayat, tekvin ise yakın işte…”
“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın Tekvin karakteri böyle çıkmıştır anasının rahminden, fanteziden, tam da bir önceki romanın sonlarında. Burada arzulanan, ana rahmine falan dönmek değildir. Yaşama sarılmaktır. Arzunun üretkenliğine sarılmaktır. Ama daha da ileri giderek bu arzuyu ve nesnesini bir fantezi olarak üretenin şeyin bir ekran olarak beyin olduğunu söylemek gerekir ve bu apaçık değil midir ki zaten iki romanda da?
Zeno ya da Tekvin (ki o/nlar bölünmüş tek bir kişidir, bir’den farklı olarak ikidir) ölümiçgüdüsünü yaşam içgüdüsüne (Eros) çevirmekte bulur derdinin çaresini.
Zeno ya da Tekvin’in fantezileri, yazma eylemine dönüşerek Zeno/Tekvin’in kendi içinde bölünmesi ile sonuçlanmış; Zeno, kendi içinde bir Tekvin yaratırken ve bir “Defter-i Tekvin” yazarken bulmuştur kendini boş ve bembeyaz duvarlar üzerinde. Dolayısıyla kendisi yazı olmuş, yazılmıştır duvarlara, duvarlar ise bedenine kazınmıştır.O, odanın içindedir, oda onun içinde. Beyaz duvarlara bakmaktadır, beyaz duvarlar ise onun içine. “Uçuruma baktığınızda, o da sizin içinize bakar”*.
“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”ndaki Tekvin, kendi içinde daha da bölünmüş ve kendi içinde bölündükten sonra Spinoza’nın ruhunu yaratmaya kadar vardırmıştır fantezisini. Tekvin’in Spinoza’nın ruhunu yaratma eylemini, daha sonra onun ile sohbet etme hadisesini, bu hadisenin öncesinde ise, ekranların beyazlaşmasını ve insanların zihninde meydana gelen özdeşleşecek sembollerden yoksun kalma durumunu, önce Lacan’ın (Gerçek- İmgesel-Simgesel) şeklinde ortaya koyduğu ve ardışık üç düzen olarak isimlendirdiği kavramlardan bazılarını kullanmak aracılığı ile yeniden okuyalım. Kimbilir bu yeniden okumanın kendisi de, bir fantezi olabilir pekâlâ!
Gerçek, Lacan’ın ardışık düzeninde ilk terimdir. Gerçek, Simgesel(dil, kültürel yapı vb.) düzende içerilmeyen sert bir çekirdek gibidir. Gerçek’in Simgesel düzene olan dışsallığı onu dil öncesi yani insan öncesi konuma yerleştirmektir. Dolayısıyla bebeğin tüm deneyimi(örneğin rahim içindeki varlığı) Gerçek’in alanına girer. Aynı zamanda dil öncesi ve insan öncesi olan herşey, dolayısıyla “Doğa” dediğimiz şey de Gerçek’tir. Her ne kadar da Doğal nesne ve olguları Simgesel’in alanına çekip kontrol altına almaya çalışsak da, “Gerçek her zaman aynı yere döner”; böylelikle tanımlanamayan bir deprem, bir hastalık, ölüm vb. Gerçek’in geri dönüp simgeselleştirilemeyen çekirdeğini ortaya koymasıdır.Lacan’ın deyimiyle, “İmkânsız olandır Gerçek”. Felsefede ve insanbilimlerinde kullandığımız temel kavramlardan biri olan “Gerçeklik”in Lacan’ın “Gerçek”i ile örtüşmediğini de belirtelim. Gerçeklik, Gerçek’in simgeselleştirilebildiği kadarıdır; felsefe ve insanbilimlerinin adlandırmayı başaramadığı bir artık her zaman olacaktır, ki bu artık-fazla Lacan’ın tam da Gerçek dediği şeydir. Mesela Ölüm deneyimi bilinemez ve simgeselleştirilemez oluşu ile daima “Gerçek”tir. Fakat işte biz ölümü, onu “ölüm”e indirgeyerek yapmışızdır ilk müdahalemizi. Teolojik söylemlerin hep ölümden sonra yaşama vurgu yapması, bilinmeyen bir mefhum olarak ölümü aslında kabullenmemesi, onu Simgesel düzene sokarak bilinir hale getirme çabasıdır.
Lacan’ın İmgesel düzen dediği ise, henüz dil yetisi oluşmamış bir çocuğun ayna evresinde (yani bir aynada ya da ayna işlevi gören bir yüzeyde) doğduktan sonra bedensel bütünlüğünün imgesini, yani kendisini bir bütün olarak ilk kez gördüğü 6-18 ay arası dönemde oluşturduğu özdeşleşmelerdir. Bu evrede,henüz dil ile, yani Lacan’ın Simgesel diye nitelediği düzenle tanışmamıştır çocuk.
Büyüdükçe çocuk Simgesel düzene, yani dilsel, gramatik ve kültürel yapının(medyatik-kapitalist kültür) içerisine girer ve kendini aynada gördüğü bütünlük olarak kurmaya çalışır. Yani İmgesel düzendekini, Simgesel/Sembolik olana aktarmaya çalışır fakat, İmgesel olan, Simgesel olana aktarılabilir değildir; Lacan’a göre bu imkânsızdır. Tam da bu noktada İmgesel ve Simgesel arasındaki uyumsuzluklar özneyi bölüp, parçalar.
Bu içinden çıkılması imkânsız durumdur Zeno veya Tekvin’in isimler, kategoriler düzeninin içine girerek bölünmesine yol açan. Dolayıyla özneyi oluşturan da bölüp parçalayan da Lacan’ın sözünü ettiği bu Simgesel düzendir. Bu Simgesel düzen, romanda, medyatik-kapitalist düzendir. Cengiz’in, medyatik ve kapitalist düzen ile direkt olarak alıp veremedikleri vardır. Ve bu medyatik-kapitalizmin üzerine önce gedikler açmıştır Cengiz. Sonrasında ise bu açtığı gediklerden bakmaktadır dünyaya. Yeni anlam dünyalarının kapıları bu gedikler, bu boşluklarda açılmaktadır.
Hemen şunu da ifade edelim ki, kapitalizmin akordunu bozup ardından da ekonomik-politik bir düzen, bir devlet aygıtı önermez Cengiz. Önermez çünkü amacı göstergeleri kapatılmış, ön-belirlenmiş, dogmatik ve hiyerarşik bir düzen önermek değil, sonsuz olasılıklara açık, an-arşik bir boş küme bırakmaktır gerisinde. Son varsayımlarımıza geçerek tamamla(ma)yalım yazılarımızı:
1.Ekran mekanizması, Lacan’ın Simgesel düzen dediği düzenin bir parçasıdır ve bu düzen özdeşleşme sembolleri üreterek kültürel yapının işleyişine hizmet eden görüntü kölesi özneleri kuran bir aygıt olarak anlaşılabilir. Bu aygıtın ürettiği simgeler, zihinlerdeki imgelerle çatışarak öznelerde bölünmelere, parçalanmalara yol açar.
2.Lacan’cı Simgesel düzen, yani Gerçek’e tecavüz eden gramatik, kültürel yapı özneyi parçalar ve onu tekrar kurmakla kalmaz, bu Simgesel düzen adeta bir panoptikon formunda işlev göstererek öznenin kendisini iktidarın gözleri ile görmesine olanak tanır. Burada, Öznenin özne olarak Lacan’cı psikanalizle kuruluşundan, Foucault’un iktidar çözümlemelerine ve ardından da Deleuze’ün sözünü ettiği “arzu nesnesi üreten makineler”e geçişlerin iş üstünde olduğunu görürüz.
3.Ekranların beyazlaşması simgeselleştirilemeyen dış dünyaya simgeler empoze edilmesinin artık mümkün olmamasıdır. Bu dış dünya, Lacan’ın Gerçek dediği şeydir. Ki orası, romanın da ifade ettiği gibi, bilincin ve bilinçlerin dışıdır. Formsuzluktur. Hatta “formsuzluk” denilenin ötesidir.
4.Defter-i Tekvin, yani Book Of Genesis (Yaratılış Kitabı) –ki bu Hristiyanlık dininin İncil’den önceki Tevrat’ıdır— ekranlardaki simgesiz simgenin, yani Lacan’cı Gerçek’in, imkânsız simgeselleştirilme denemelerinden yalnızca birisidir ve bu simgeselleştirilme denemesine geri dönülüp, bu simgelerin silinmesi gerekir. Simgenin, simgeselleştirilemeyen bir simge ile, Gerçek ile, yani beyazlaşan ekranlarla işlevinin bozulması gerekir, tıpkı satranç “dahisi” bir bilgisayara satrançta devam yolu olarak önerilen hamlelerden bambaşka bir hamle yaparak ona yüklenen bilgi ve devam yolu dağarcığını altüst ettikten sonra, onun yanlış hamle yapmasını sağlamak gibi. Panoptik Kitaptan çıkmanın bir yolunun Panoptik Kitaba geri dönüp, ardından da Defter-i Tekvin’e varmak olması bu yüzdendir. Yeniden İmgesel ve Simgesel’in öncesine dönmek, yani Lacan’cı Gerçek’e geri dönmek öznenin(Tekvin’in) tüm simgelerini silmek vasıtası ile kendi bilincinin dışına, doğaya, bilinmeyene, yani simgesel olmayana, Tevrat’taki formsuzluğa dönüp kendini kaybetmesi ve yeniden bulması olarak okunabilir.
Dolayısıyla roman yeni anlam dünyalarının, başka romanların, başka boş kümelerin kapılarını aralamıştır denilebilir. Spiraller ve boş kümeler sonsuz türeyimsel başka kümeler doğurmaya meyillidir. Ekranlardaki beyazlık sonsuz türeyimsel kümeler üreten kocaman bir kümedir bu anlamda. Kapatılamayan bir akış söz konusudur. Biz de tüm bunları ortaya koyarak kendimizce boş kümelerin içini doldurmaya, simgeselleştirilemeyenin simgeselleştirilemeyeceğini paradoksal bir biçimde yine simgeler vasıtası ile bir kez daha ifade edip, bu beyazlaşan sayfaların içini doldurmayı ise, siz okur-yazarlara bırakalım.
Emre İleri
Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?
Yazar: Cengiz Erdem
Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu
Sabah Kitap Eki Söyleşisi
Idefix
D&R
KitapDostu
KitapYurdu
ErenKitap
Pandora
Mephisto
NetKitap



No trackbacks yet.