FMHS-15

Spinoza’nın ruhu Tekvin’e ilk göründüğünde Tekvin her zaman olduğu gibi gene uykusuz geçen bir gecede edebi işlerle uğraşıyordu. Zira yazılması gereken bir kitap vardı ve o güne kadar henüz hiçbir  kitabın kendi kendini yazdığı görülmemişti; hele hele de Tekvin’in kitabı gibi bir kitabın kendi kendini yazması düşünülemezdi bile. Yani gerek akli, gerekse de hayâli uzuvlar ve bunlara ilâveten beş duyu organımız nitelikleri gereği böyle bir kitabın kendi kendini yazmasını olasılıklar dışındaki bir varoluş alanına yerleştiriyordu. Böylelikle hakkın rahmetine kavuşan söz konusu olasılık bahse konu kitabın kaçınılmaz olarak Tekvin tarafından yazılması gerektiği sonucunu doğuruyordu. Belki de çok geçmeden öğreneceğimiz gibi Spinoza haklıydı ve Panoptik Kitap hakikaten de kendi içinden çıkışını hâlihazırda barındırıyordu bünyesinde. Ruhların basamaklardan çıkarken ayak sesi çıkardığı ise ne görülmüş bir şeydi, ne de duyulmuş. Lâkin işte Spinoza buna rağmen son derece gürültülü bir biçimde çıkıyordu şimdi Tekvin’in ikametgâhı olan fakat yüzyıllar önce kendisinin yaşadığı odayla sonlanan basamaklardan. Spinoza adım adım odaya yaklaştıkça Tekvin’in endişesi de katlanarak artıyordu, zira ne gelen olurdu, ne de giden, bu hafifçe yana yatık binanın dördüncü katındaki söz konusu odaya. İnanılması güç derecede dar olan bu spiral merdivenler Amsterdam’ın en kendine has kültürel ve mimari mirasıydı. Biz ise kitabımızı bir bina inşa eder gibi yazmakta olduğumuz için gelenin Spinoza’nın ruhu olduğunu Tekvin’in bilgi dağarcığına dahil etmeyi artık daha fazla ertelemeyip Tekvin ile Spinoza’nın karşılaşma anına getiriyoruz şimdi anlatıyı.

Spinoza kapıya iki kez vurdu, vurur. Bunu duyan Tekvin başını yazmakta olduğu defterden kaldırırken oturduğu sandalyeyi de geriye iterek ayağa kalkar. Kapıyı çalanın kim olduğunu şimdilik bilmeyen Tekvin, aklı başında okuyuculuramızın rahatlıkla tahmin edebileceği üzere kapıyı çalanın kim olduğunu gördüğünde şok olacaktır. Tanrı’ya inancını çoktan yitirmiş olmasına rağmen şokunu dışa yansıtan bir ses tonuyla, aman Tanrım, Spinoza, sen ha, demeyi başarır ve olmakta olanlar gayet normalmiş gibi, hoşgeldin, buyur geç içeri, diye de eklemeyi ihmâl etmez. Yüzünde sinsi fakat mutsuz bir gülümsemeyle, ne hoş geldik, ne hoş bulduk, der Spinoza. Bunu yaparken odaya ilk iki adımını atmıştır bile. Tekvin’in yazı masasının başın geçer ve benim masam daha güzeldi, dedikten sonra masadaki defterde yazanları okumak maksadıyla olsa gerek bakışlarını deftere dikip hafifçe öne eğilerek gözlerini kısar, kaşlarını çatar. Bu yüz ifadesini hayra yormayan Tekvin ise derhal ani bir hareketle defteri kavrar ve kapsar. Peki ama Tekvin’in kapsamı dahilindeki defterde neler yazmaktadır ve bu yazıların anlatımızla ilgisi nedir? Bu önemli bilgiyi Spinoza’nın ruhundan öğreneceğiz, ki artık hepimizin bildiği gibi kendisi Hollanda’daki Yahudi Cemiyeti’nden aforoz edildikten sonra dahi hakarete, hatta kelle istemine varan tepkisel eleştiri oklarının hedefi olmuştur. Anlamsızlığa düşmek ve çok bilmiş okuyucularımız tarafından indirgemecilikle suçlanmak pahasına söz konusu defterde yazanları kısaca özetleyecek olursak sanırız ki şunları söylemek yerinde olur: Tekvin anlam deryalarında yüzer ve dilin lâbirentlerini kendine mesken tutarken kendi düşüncelerinin ölüme hizmet eden yanlarını budayarak onları etkisiz kılabileceğini sanmakla kendini ne büyük bir gaflet içerisine hapsettiğini anlamakta geç kaldığından ve bunun doğurduğu feci neticelerden söz ediyordu defterinde. Ancak defterde yazanların ayrıntılarına geçmeden önce son derece gerilmiş olduğuna inandığımız ortamı gevşetmek için karşılaşma anından hemen sonra Tekvin ile Spinoza arasında geçen şu ilginç diyaloğu okuyucularımızla paylaşmak ihtiyacı duyduğumuzu da belirtmeliyiz ki merağın hakim olduğu okuyucularımızı da memnun ve hatta mümkünse tatmin edebilelim.

Demek televizyonlar ortadan kalktı ha?

Tam olarak ne olduğunu bilemiyorum. İşin ilginç yanı tüm bu olanların benim ilk kitabımda anlattıklarıma şaşkınlık yaratacak ve hatta tedirginliğe sebebiyet verecek derecede benzemesi.

Evet, kitabın öbür dünyada, ölüler diyarında bile konuşuluyor. Ölüler hapsoldukları dünyayı senin kitabında anlattığın ekransız dünyaya benzetiyor. Zaten beni de söz konusu kitap ve dünyanızda olup bitenler hakkında bilgi toplamak için gönderdiler.

Ölüler kitabıyla diriler kitabı arasında mekik dokuyorsun yani sevgili Baruch.

Lütfen bana bu isimle hitap etme. Biliyorsun Hollanda’daki Yahudi cemiyetinden aforoz edildikten sonra adımı Benedictus’a çevirdim. Sen en iyisi bana kısaca Spinoza diye hitap et ve bir ruh olduğumu da mümkün mertebe hatırlatma mümkünse.

Spinoza bunları söyledikten sonra aynaya bakar fakat kendini göremez, çünkü o istese de istemese de bir ruhtur ve ruhlar kendilerini görmez, göremez, ki bunun sebebine az sonra ayrıntılarıyla değineceğiz.

Görüyor musun? diye sorar Spinoza ve ekler: Ben bile göremiyorum kendimi, aynalar yansıtmıyor zira suretimi.

Ruhların sureti de mi olurmuş?

Beni bir tek sen görebilir ve duybilirsin sevgili Tekvin. Bunun neden böyle olduğunu ise sakın sorma bana.

Neden?

Anlatının yazarı veya yazarları yirminci yüzyıl edebiytına sadık kalmaya meyilli olduğu aşikar. Dolayısıyla da bunun kurgu gereği böyle olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Yani psikoz, nevroz, histeri gibi illetlerin karakterin anlam dünyasını allak bullak etmesiyle zuhur eden psişik durum?

Ayrı telden çaldığımız hissine kapılıyorum sevgili Tekvin. Her neyse, uztmaya gerek yok; ruh hali işte…

Ruh hâli gereği kendini Spinoza’nın ruhuyla sohbet etmek durumunda bulan Tekvin psikanalizdeki son gelişmelere sadık kalınarak yaratılmakta olan bir karakter olduğu için Spinoza’nın ruhuyla sohbet etmesinin sebebi özellikle televizyonun, genellikle ise ekran mekanizmasının ortadan kalkmasıdır denebilir, ki nitekim işte denmiştir de zaten. Lâkin konuya açıklık getirici olabileceğini düşünerek Spinoza’nın ruhunun damdan düşer gibi bir anda dünyamıza yansımasıyla ortaya çıkan bu anormal durumun televizyonların ortadan kalkmasıyla ilgisine değinmeliyiz ki anlatımızın akıbeti hüsranla sonuçlanmasın, bilakis serpildikçe açılan bir halı misali bizi hayal gücünün malum enginlerinde dolaştıran bir kadırgaya  dönüşsün anlatımız. Dilin evreniyle bilinçdışının evreninin kesiştiği yerdeki boşluk olsun Tekvin’in defterinin içeriği, bu boşluk büyüdükçe büyüsün ve Tekvin’in zihni söz konusu boşluğu doldurabilmek için kendi içinde bir öteki yaratıp adını da Spinoza, daha doğrusu Spinoza’nın ruhu koysun. Sonra bu ruhu dış dünyaya yansıtsın ve Spinoza’nın ruhu zuhur etsin. Sanırız böyle denir ve böyle olursa ruh ile beden arasındaki ilişki konusuna da değinmiş oluyoruz herhalde, şöyle: Tekvin, Spinoza’nın odasında yaşaya yaşaya Spinoza’nın bedenen hayattayken yaptığı hareketleri yapmak zorundadır. Zira aynı oda içerisinde iki kişinin yapabileceği hareketler serisi son derece kıstlıdır, hele hele de söz konusu oda yedi metrekareden ibaretse… Ruhun varlığını bedenden bağımsız olarak sürdürmesinin ise imkânsız olduğunu varsayarsak diyebiliriz ki Tekvin Spinoza gibi hareket ede ede onun gibi düşünmeye de başlamıştır. Nitekim bu özdeşleşme televizyonun yokluğuyla birleşince Tekvin kaçınılmaz olarak kendini muazzam bir boşluğun içinde ve/fakat son derece kısıtlanmış bir hareket serbestisiyle karşı karşıya bulmuştur. Spinoza’nın ruhu işte böyle doğmuştur. Konuya açıklık getirecek olursak Spinoza’nın ruhunun aslında Tekvin’in yalnızlığının bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz, ki nitekim işte söyledik de zaten.

Spinoza öfkelidir. Belli ki bu senaryoyu hiç beğenmemiş, Tekvin’in defterinde neler yazdığına dair hiçbir göstergenin olmaması onu sinirlendirmiştir. Kızgınlıkla şunu söyler Spinoza: Rica ederim beni o defterde neler yazdığını öğrenmek yolunda şiddete baş vurmaya zorlama sevgili Tekvin. Biliyorsun ben şiddete karşı şevkati, nefrete karşı sevgiyi, kedere karşı neşeyi önermiş bir insanım, insandım. Ruhumun görev icabı burada bulunduğunu bir an bile olsun aklından çıkarayım deme sakın. Kendine gelmen için olduğu kadar kendinden kaçman için de yol gösterici olacağım ben sana. Defterini okumama izin verirsen sana onu yazıp bitirmenin yolunu gösterebilirim belki, zira görülen o ki televizyonun yokluğu çevresinde dönen bu anlatı ne mutlu, ne de mutsuz bir sonla bitmeye meyilli. Yani işte bu anlatı mutlu ya da mutsuz, herhangi bir sonla bitmeye meyilli değil. Aynı şeyi iki farklı biçimde söylememin sebebi ise anlatının herhangi bir sonla bitmekten ziyade böyle giderse sonsuzlukla noktalanacak gibi görünmesi; tıpkı hayat gibi yani, tüm çelişkilerine rağmen anlamlı bir bütünlük işte. Oysa sen onu mutlu sonla bitirebilmek için elinden geleni yapmana rağmen bu amacından gittikçe uzaklaşıyorsun kelimelerle görüntüsüzlüğün manasını inşa ederkene.

Bu sözler üzerine defterini paylaşması gerektiğine kâni olan Tekvin o vakte kadar kapıp kavraya ve hatta iki eliyle birden göğsüne sıkıştırageldiği defteri Spinoza’ya uzatır. Heyecan ve neşe içerisinde tek bir hamleyle defteri alan Spinoza bir de ne görsündür; defterin içi bomboştur, daha doğrusu bembeyaz sayfalarda yazıdan eser yoktur. Spinoza yazıları okuyamamaktadır, çünkü ruhlar okumaz, okuyamaz.

            Bu arada Spinoza’nın bedeni ve bu bedenin birer parçası olarak gözleri kendisinin bir ruh oluşunun doğal bir sonucu olarak namevcutsa nasıl olup da Tekvin’in deftreindeki beyaz sayfaları görebildi peki, diye sorması kuvvetle muhtemel, açıkgöz ve kurguda boşluklar arayan, bunu yaparken de sanki tüm bu olanlar çok normalmiş de bir tek Spinoza’nın yazıları göremediği halde defterin beyaz sayfalarını görüyor oluşu anormalmiş gibi davranan okuyucularımız için bunun sanıldığından çok daha farklı bir amaca hizmet etmek üzere anlatıya kasıtlı olarak yerleştirilen bir anlam boşluğu olduğunu da belirtmek isteriz. Anlatımız televizyon denilen aletin gösterme kabiliyetini yitirmesiyle insanların ekranlarda sadece sonsuz bir beyazlık görmeye başlaması aslında insanların bedenleriyle ruhlarının birbirinden ayrılıp bağımsız bir varlık formunda sürdürdükleri yaşamların televizyon tarafından yaratılan içsel bir bölünmenin neticesi olduğunu göstermek maksadıyla kaleme alınmıştır. Televizyon ruhlarını bedenlerinden ayırdığı için ruhları bedensiz, bedenleri de ruhsuz kalıyor ve çıplak ruhlar beyaz görüyordu televizyon ekranını, tıpkı Spinoza’nın bedenden yoksun ruhunun Tekvin’in defterinin beyaz sayfalarını bembeyaz gördüğü gibi. Anlatımızın ilerleyen safhalarında ise görülecekti ki bedeninden ayrılan ruhların televizyon ekranlarını ve defter sayfalarını beyaz görmesi sadece bu anlatı için geçerli, anlatılmak istenen bilinmezliğin adlandırılması sürecinde başvurulan son derece kendine özgü bir durumdu. Olması mümkün olmayan bir şeyi olması muhtemelmiş, hatta olmuş gibi göstermek hâlihazırda var olan şeylere farklı bir anlam dünyasının görme ve gösterme biçimleriyle bakmayı sağlayabiliyordu, tıpkı var olan bir şeyi yokmuş gibi göstermenin yeni anlam dünyalarına kapılar aralayabildiği gibi…

(c) Cengiz Erdem, FMHS, 2009.

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.