Olay ve Hakikatin Bozguna Uğrattığı Fantezi Makineleri – Emre İleri

 

Cengiz Erdem “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nı yazdığından beridir, defalarca okudum desem yalan olmaz. Kitabın etrafında bir Kızılderili çadırı kurup ateş yaktığım, hatta dans ettiğim bile söylenenler arasında! Söylenenler arasındadır arasında olmasına ama, kitap da benim etrafımda ateş yakıp dans ve de raks ederekten beni bilmediğim yerlere sürükleyip kendimi defalarca kez kaybetmeme ve bulmama vesile olmuştur. Bahis konusu kitabı okuduğumu ve yorumladığımı sanırken aslında kitap beni birtamam okumuştur, karıştırmış, sayfalarıma dokunmuş, yazma eylemine sürüklenmiş bulmuşumdur kendimi adeta. Bu paramparça yazı, ya da yazılar, ne kadar bu roman ya da başka bir şey hakkında olur biliyorum. Fakat insan mevzubahis romanı okuduğu ve onun tarafından okunduğu zaman, ekran ve insan, kitap ve insan arasında tek taraflı bir görme, algılama ve düşünme eyleminin vuku bulup bulmadığını sormaya başlıyor kendi kendine. Amacımız kesinlikle mevzubahis roman hakkındaki “hakikatler”i ortaya çıkartmak değil, onu yeniden yazmaktır. Yani, kafamızda roman hakkında oluşan imgeleri yeniden simgelere dönüştürmektir niyetimiz. Ama bizim niyetimizin ne olduğunun pek de önemi yok. Biz de yokuz ki zaten, bir “biz” olmaktan çıktığımızdan beri.

Okudukça romanın kendisinden de anlaşılacağı gibi, “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın tek yönlü, tek bir türü, tek bir mesajı olan, homojen bir yapıya sahip bir kitap olduğunu düşünmüyoruz. Bu yüzden de parça parça ve birbirleri ile de, kendi içlerinde de ister istemez uyumsuzluk gösteren, kaplara ve sayfalara sığmayıp taşan yazılar ortaya koymayı uygun bulduk, ki artık bunların birer yazı olup olmadığını bile bilmiyoruz!

Niyetimiz hiçbir şeye noktayı ve hatta nihai noktayı koymak değildir. Zaten roman basbas bağırıyor: Son sözüm yok, nokta koymuyorum, bu romanın son sözü bir başka romanın devamı olarak okunabilir ancak, diye. Neye son noktayı koyduğumuzu sanacağız ki biz… Neye?

Yerliyurtlulaştırma Olarak Fantezi Makinesi

Arzu akışlarını yerliyurtlulaştıran bir makine olarak fantezi makinesinin, ya da güncel adıyla televizyonun işlevini yitirdiği, tüm ekranların beyazlaştığı bir dünyayı hayalimizde canlandırırsak, böylesi bir dünya şu an yaşadığımız dünya gibi bir dünya olmazdı pek tabii, romanın da defalarca altını ısrarla çizdiği gibi…  Televizyonun, bilgisayarın ve bu gibi teknolojik aygıtların hayatımızda ve hatta belleğimizde ne kadar yer işgal ettiğini düşünürsek, pek muhtemeldir ki ekranların beyazlaşması gibi bir hadisenin vuku bulması sonucunda, ilk açıklamaları da din yetkilileri, bilimadamları ve siyasetçiler yapardı herhalde, diyerek romandaki ironik yaklaşımların bizde yarattığı kahkahaları tekrar tekrar yeniden üretip yüz kaslarımızın daha çok hareket etmesini sağlamaktan geri durmayacağız. Geri durmayacacağız, çünkü artık bize nerede ve ne zaman gülmemiz gerektiğini ve aynı zamanda da ne zaman gülmememiz gerektiğini  belirten ve hiç de komik olmayan “komedi” dizilerinin ardındaki elektronik kahkahalarla gülmeyerekten, sahici kahkahalar atma fırsatını değerlendirebileceğimiz olasılığı ile yüzyüze gelmektir niyetimiz.

Peki televizyon denilen bu faşist makinenin işlevini yitirmesi bedenin kodlanan bir bilgisayar pozisyonundan çıkıp, organsız kalması, yersiz yurtsuzlaştırılması olarak anlaşılabilir mi? Eğer anlaşılabilirse, arzu üretim akışının mevcut denetim toplumunun döngüsünden çıkartılıp anarşik ve denetlenemez bir yere, bir yersizliğe ve yurtsuzluğa evrilmesi olarak yorumlanabilir romanın yaptığı ekranları BEYAZLAŞTIRMA hamlesi. Yani artık ne sana, ne bana, ne de ona, nerede ne yapacağımızı davranış modelleri üreterek empoze eden ve bizi yerliyurtlulaştıran makineler olmazdı, eğer ekranlar beyazlaşsaydı. Yani ne bir “ben” ne bir “sen” ne de bir “o” olurduk o zaman. İnsanı tek bir bakış açısına, tek bir “ben”e, göz ve görme merkeziyetçi bir varlığa indirgeyen,  bir panoptikonun içimizde yaşamasını sağlayan makinelerden, hücrelerden de yoksun kalırdık böylelikle. 

Derrida’nın Hayaleti

Jacques Derrida’nın çeşitli metinlerinde ifade ettiği, metnin içerisindeki gösterenlerin kendi dışında herhangi bir gösterilene göndermede bulunmadığı çözümlemesi ile benzeşen bir fikre rastlarız romanın 36. sayfasında ve şu cümleyi inşa eder anlatıcımız: “Oysa kitap kendi kendinden başka kimseyi anlatmıyordur aslında”. Yani bu fikriyata göre kitap ve içindeki metin- ki kitap mı metnin içindedir yoksa metin mi kitabın?- hem gösteren ve hem de gösterilendir, metnin, kendi dışında göndermede bulunduğu bir gösterilen bulunmamaktadır. Aslında biz buna dikkati çekerek bazılarının sandığı gibi şöylesi bir noktaya varmak istemiyoruz: “hayat dilden ibarettir, dil ise bir hiçtir, o halde hayat da hiçtir, Aristo haklıydı!”

Amma ve lakin şöylesi bir sorgulamaya girişebileceğimizi düşünüyoruz: hakikat ve Varlık dilin içinde kuruluyor ise metnin dışını –ki metin de o “dış”ın içinde ise ve fakat aynı zamanda “dış” da metnin içinde iken— tarif etme yetkisini nasıl kendinde bulur, bulmuştur? Metnin dışı yine metnin içinde kuruluyorsa, metnin dışından nasıl söz edilebilir?

Metnin, kendi dışından söz etmesinin koşulu yine metin ise, ona basitçe metin diyebilme yetkisini biz nasıl buluyoruz o halde kendimizde?

“Hakikat bir Olayla başlar”

Romanın vurgu yaptığı bazı ana temaları, Alain Badiou’ nun farklı eserlerinde ortaya koyduğu olay ve hakikat üzerine yaptığı spekülasyonlar  vasıtası ile okuyabilmemiz mümkündür. Şöyle ki, Badiou’ya göre bir olay, “durumdan, kanaatlerden,  kurumlaşmış bilgilerden ‘başka bir şey’ ortaya çıkarır”; Yine Badiou’ya göre hakikat ise, “bir olay tarafından açılan sonsuz bir türeyimsel küme inşa eden bir süreçtir…” Kurumlardan, kanaatlerden, kurumlaşmış bilgilerden “başka bir şey” ortaya çıkaran bilinmez bir olayla açılıp sonsuz bir türeyimsel küme inşa eden bu süreç ,“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nda “hakikatin” tv, bilgisayar ekranlarında sonsuz bir beyazlık olarak vücut bulması ve beyazlığın ardından gelişen olay örgüsüdür. Badiou’nun “Sonsuz Düşünce” adlı eserinin 50. sayfasında şunlar da dile getirilmektedir ayrıca:  “Hakikat bir olayla başlar, ama bu olay her zaman ortadan kaybolmuş ya da yok olmuştur; ona dair hiçbir bilgi olmayacaktır. Dolayısıyla olay hakikatin gerçek ve namevcut nedenini oluşturur.” “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı” da ekranlardaki beyazlık olarak vücut bulan “hakikat”in “gerçek ve namevcut nedeni”  hiçbir kurumsal bilgi modeli (din adamları, siyasilerin ve de bilimadamlarının açıklamaları) tarafından ele geçirilemiyordu, eğer romanın ilk giriş bölümlerini hatırlayacak olursak.

Din adamları, ekranların beyazlaşması hadisesini elbette Tanrı’nın işi olarak yorumlayacak, bilimadamları ise bunun uzaylıların işi olabileceğini söyleyip duracaktı. Daha fazla ertelemeden hemen şunu da söyleyelim: biz ekranlardaki bu beyazlığı daha çok bir boşluk olarak ele alıp Badiou’nun “Sonsuz Düşünce” adlı eserine, Badiou’nun Lacan okumalarını sıklaştırdığı mekâna geri dönüp, bu okumaları sizlerle de paylaşmak derdine düşeceğiz ve düştük bile:

“Lacan’a göre hakikâti kuran bilgideki bir delik olarak Öteki’dir. Nitekim Lacan 8 mayıs 1973′te şöyle der: ‘Orada bir delik vardır ve bu deliğe Öteki denir; konuşmanın emanet edilme yoluyla hakikati kuran yer olarak Öteki.’

Badiou’ya göre felsefe ve psikanaliz aynı soruyu işler: “Hakikat ile boşluk arasındaki düşünülebilir ilişki nedir? İşin püf noktası boşluğun nereye yerkeştirildiğidir. Felsefe ve psikanaliz hakikatin ayrılık olduğunda; gerçeğin indirgenemez olduğunda, ya da Lacan’ın deyimiyle simgeleştirilemez olduğunda; hakikatin bilgiden farklı olduğunda ve dolayısıyla hakikatin yalnız boşluk konusunda ortaya çıktığında hemfikirdirler. Temelde her teorinin hakikate yetki veren boşluğu bir yere yerleştirmekten ve bu yerleşimin cebir ve topolojisini inşa etmekten ibaret olduğu söylenebilir.”

Badiou’nun hakikat tanımını da dikkate alarak romanla ilişkili olarak şu şekilde birkaç hipotez inşa edebilmemiz mümkün:

1.Ekranlardaki nedeni bilinmeyen beyazlık, yani hakikat, sonsuz türeyimsel küme inşa eden boş bir küme ve spiral olarak ele alınabilir.

2.Ayrıca, mevcut bilgimizde bir delik açan Öteki olarak da anlaşılabilir bu beyazlık. Yoksa herhangi bir bilgimizle uyuşan sabit ve değişmez bir hakikat olarak değil.

3. Kitabın kendisini de boş bir küme olarak anlaşılabilir. İçini tikelliklerle tekrar tekrar doldurabiliriz istersek. Hatta  kendimizi de boş bir çoğul şahıslar kümesi olarak hayal edebilir ve böylelikle sonsuzca kendimizi yeniden yaratma imkânını yine kendimizde gerçekleştirmek suretiyle yaşam içgüdümüzü baskın kılabiliriz kendimizde.

4.Kitabın yazar ya da yazarları, tikelliklerin hiçbir kurumsal bilgiye indirgenemediği çoğul bir hakikatler süreci yaratmıştır. Böylelikle de tikel durumlara kendi tikelliklerinin çağırdığı gibi yaklaşmak gerekir—yani tikelliklere yeni hakikatler üreterek ve böylelikle de felsefenin “mutlak hakikat” dediği şeyi yerle bir ederek—desturunun altını bir kez daha çizmiştir(ler) diyebiliriz neşeyle. Badiou’nun, hakikat’i, “sonsuz türeyimsel küme inşa eden bir süreç” olarak yeniden kavramsallaştırması ve hakikat’in yerine hakikatleri koyması—ki bu “kavramsallaştırma” sürekli kendi kendini  göçebe kılan ve sürekli olarak kendi kendinin yersiz yurtsuzluğunu ilan eden bir kavramsallaştırma(ma) olurdu aslında— Deleuze’ün “felsefe nedir?” adlı yapıtta ucunu açık bırakarak bu soruya “Felsefe yeni kavramlar yaratmaktır” diyerek verdiği cevap değil ama cevaplar ile okunduktan sonra, aslında Badiou’nun, felsefenin “hakikat” kavramını “hakikâtler” olarak çoğullaştırarak felsefede reformlar değil, kavramlar üzerinde dans ede ede devrimler yaptığı söylenebilir.

 

FANTEZİ

Nedir şu fantezi allah aşkına? Erotik filmlerin fantezisi mi? Doğrudan kışkırtıcı bir biçimde soracak olursak: seksss ile ilgisi olabilir mi? Televizyonlarda neden seks filmleri gösterilmiyor diye soranların, hatta ağlayacak gibi olanların fantezisi midir daha doğrusu?

Fantezi kelimesinin, yani phantasia’nın Platon’daki tanımının hem “hakiki temsil” ve hem de “yanıltıcı görüntü” anlamlarına denk geldiğini “İmgelem” adlı yapıtında ifade etmiştir Maurizio Ferraris (bkz. İmgelem, Dost Kitabevi Yayınları, s. 7). Ferraris, aynı yapıtta ayrıca, imgelemin “namevcut olanın akılda tutulması,” fantezinin ise “namevcut olanın yeniden işlenmesi” olduğunu belirttikten sonra, fantezinin hataya daha açık olduğunu metne ilave eder. Romanda, Simgeselleştirilemeyen bir “hakikat” kendi kendisi ile birlikte, ekranda vücut bulan tüm temsilcileri, özdeşleşme nesnelerini ve fantezileri sonsuz ve belirsiz bir beyazlığa gömmüş, bir hayalet formunda zuhur etmelerini sağlamıştır. Ne ero-tik filmler kalmıştır ortada, ne de rambonun silahını adeta bir penis haline getirip ona taptığı, onu okşarken de şiddeti ve saldırganlığı gayet tasasızca öve öve bir hal ettiği, ABD’nin Holywood ya da daha net bir biçimde ifade edecek olursak, holy-shit filmleri.

Fakat romanın ima ettiği fantezi Platon’un tanımladığı fanteziden çok, Lacancı psikanalizin değindiği fantezi ve ötesidir sanki. Ve bizim dile getirdiğimiz bu değini özelde,  Slavoj Zizek’in “Yamuk Bakmak” adlı eserinde yaptığı Lacan okumalarına dayandırılabilir. Bu kitapta şöyle bir paragraf yer almaktadır:

“Fantezinin sahnelediği şey, arzumuzun gerçekleştirildiği, bütünüyle karşılandığı bir sahne değil, tam tersine arzunun kendisini gerçekleştiren, sahneye koyan bir sahnedir. Psikanalizin temelde söylediği, arzunun önceden verili bir şey değil, inşa edilmesi gereken bir şey olduğudur—öznenin arzusunun koordinatlarını vermek, nesnesini saptamak, öznenin onun içinde benimsediği konumu belirlemek tam da fanteziye düşen roldür. Özne ancak fantezi yoluyla arzulayan özne olarak kurulur: Fantezi yoluyla, arzulamayı öğreniriz.” 

Bu anlamda, arzularımızı gerçekleştirdiğini düşündüğümüz bir makine olarak Televizyon ekranı, arzumuzun tümüyle gerçekleştirildiği yer değil, arzunun kendisini gerçekleştiren, sahneye koyan, özneyi özne olarak kuran Simgesel bir sahnedir diyebiliriz.

Lenslerimizi tekrar tekrar sildikten sonra ise, roman ve karakteri Tekvin hakkında birbirleri ile farklılık gösteren şu ifadelere yer verelim:

Romanın anti-şahsiyeti sevgili Tekvin’in beyni—tıpkı Deleuze’ün “Fark ve Tekrar” adlı yapıtında ifade ettiği gibi—bir ekran olarak çalışmış ve arzusu ile birlikte özdeşleşecek nesnesini de üretmeyi başarmıştır. Şu pek ironik tesadüfe bakın ki, bir zamanlar insan zihninin özdeşleştirmeye meyilli olduğunu söyleyen Benedictus Spinoza’nın ruhu olarak üretmiştir Tekvin kendi zihninde ürettiği özdeşleşme nesnesini.

Bu noktada, Zizek’in Lacan okuması yaptığı az önce alıntıladığımız paragrafın ve ayrıca Deleuze’ün çeşitli eserlerinde ortaya koyduğu “bir ekran olarak beyin”inin, Cengiz Erdem’in bir önceki romanındaki, yani, Zeno: filozofun bir ölümlü olarak portresi isimli kitabındaki karakterin bir takım sözleri ile okunabildiğini, roman karakterinin sayıklamalarının da mevzubahis uğraklarla okunabileceğini, yani bunların biribirleri ile karşılıklı okuştuklarını ifade edelim.  Edelim ki bir önceki romanın, sonunun olmadığını, onun, sonsuz olasılıklara açılarak bir sonraki boş kümeye, yani “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”na, “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nınsa bir önceki romanın yeniden değerlendirilmesine, hatta anlaşılmasına rahimlik ettiğini de gözler önüne sermiş olalım bu vesileyle. Bu anlamda romanlardaki zamansallığın, bir geçmiş, bir şimdi ve bir gelecekten ibaret olmadığını, daha çok, çok boyutluluk kazanarak geçmişin geleceğe doğru, geleceğin ise geçmişe doğru hareket etmesini sağladığını ve iki romanın da hem geçmişe hem de geleceğe hareket ederek iki yönde ilerleyen bir zamansallığın olumlamasına imkân ve ihtimâl tanıdığını ifade edelim.

Zeno: filozofun bir ölümlü olarak portresi adlı yapıtın karakterinin şu ifadelerinin Lacan’cı psikanalizle okunabilirken aynı zamanda onu çoktan aşarak başka izleklere sürüklenmiş olması da artık pek olası görünüyor: “Yaşadıklarım karşısında adeta şoke olmuş, bilinmez bir dış-güç tarafından sonsuza dek dipsiz bir labirentte kendimi saklamaya ve aramaya mahkûm olduğuma kâni kılmıştım kendimi. Beynim bir ekrana dönüşüyordu yavaş yavaş, hayatımsa bir film şeridine. Ne mutlu benim gibi olmayanlara diye düşünmektense kendimi alamıyordum her ne hikmetse…

Lanet olmasına olsundu elbette. Lâkin dünyanın düzenine de, doğanın kanununa da aynı anda tek bir cümleyle içten bir lânet okumak bile yetmiyordu insanı değiştirmeye. Belli ki hayırlısı neyse o olsun demekten başka yoktu hiç çıkış yolu, zira bazı insanlar henüz ne sevmeyi, ne de sevilmeyi biliyordu. Benimse tüm bu yaşadıklarım, belki de ölümün sürdürdüğü bu yaşam, tüm bu sahneler, hepsi de ne tabutumda gördüğüm birer diriliş düşü, ne de anne rahminde gördüğüm hâyaller olsundu. Tüm bu sahneler bir rahime dönüşen beynimde cereyan edenlerin dış dünyaya yansımasıyla zuhur eden birer fanteziden başkası olmasındı, aşk olsundu hayat, tekvin ise yakın işte…”

“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın Tekvin karakteri böyle çıkmıştır anasının rahminden, fanteziden, tam da bir önceki romanın sonlarında. Burada arzulanan, ana rahmine falan dönmek değildir. Yaşama sarılmaktır. Arzunun üretkenliğine sarılmaktır. Ama daha da ileri giderek bu arzuyu ve nesnesini bir fantezi olarak üretenin şeyin bir ekran olarak beyin olduğunu söylemek gerekir ve bu apaçık değil midir ki zaten iki romanda da?  

Zeno ya da Tekvin (ki o/nlar bölünmüş tek bir kişidir, bir’den farklı olarak ikidir) ölümiçgüdüsünü yaşam içgüdüsüne (Eros) çevirmekte bulur derdinin çaresini.

Zeno ya da Tekvin’in fantezileri, yazma eylemine dönüşerek Zeno/Tekvin’in kendi içinde bölünmesi ile sonuçlanmış; Zeno, kendi içinde bir Tekvin yaratırken ve bir “Defter-i Tekvin” yazarken bulmuştur kendini boş ve bembeyaz duvarlar üzerinde. Dolayısıyla kendisi yazı olmuş, yazılmıştır duvarlara, duvarlar ise bedenine kazınmıştır.O, odanın içindedir, oda onun içinde. Beyaz duvarlara bakmaktadır, beyaz duvarlar ise onun içine. “Uçuruma baktığınızda, o da sizin içinize bakar”*.

“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”ndaki Tekvin, kendi içinde daha da bölünmüş ve kendi içinde bölündükten sonra Spinoza’nın ruhunu yaratmaya kadar vardırmıştır fantezisini. Tekvin’in Spinoza’nın ruhunu yaratma eylemini, daha sonra onun ile sohbet etme hadisesini, bu hadisenin öncesinde ise, ekranların beyazlaşmasını ve insanların zihninde meydana gelen özdeşleşecek sembollerden yoksun kalma durumunu, önce Lacan’ın (Gerçek- İmgesel-Simgesel) şeklinde ortaya koyduğu ve ardışık üç düzen olarak isimlendirdiği kavramlardan bazılarını kullanmak aracılığı ile yeniden okuyalım. Kimbilir bu yeniden okumanın kendisi de, bir fantezi olabilir pekâlâ!

Gerçek, Lacan’ın ardışık düzeninde ilk terimdir. Gerçek, Simgesel(dil, kültürel yapı vb.) düzende içerilmeyen sert bir çekirdek gibidir. Gerçek’in Simgesel düzene olan dışsallığı onu dil öncesi yani insan öncesi konuma yerleştirmektir. Dolayısıyla bebeğin tüm deneyimi(örneğin rahim içindeki varlığı) Gerçek’in alanına girer. Aynı zamanda dil öncesi ve insan öncesi olan herşey, dolayısıyla “Doğa” dediğimiz şey de Gerçek’tir. Her ne kadar da  Doğal nesne ve olguları Simgesel’in alanına çekip kontrol altına almaya çalışsak da, “Gerçek her zaman aynı yere döner”; böylelikle tanımlanamayan bir deprem, bir hastalık, ölüm vb. Gerçek’in geri dönüp simgeselleştirilemeyen çekirdeğini ortaya koymasıdır.Lacan’ın deyimiyle, “İmkânsız olandır Gerçek”. Felsefede ve insanbilimlerinde kullandığımız temel kavramlardan biri olan “Gerçeklik”in Lacan’ın “Gerçek”i ile örtüşmediğini de belirtelim. Gerçeklik, Gerçek’in simgeselleştirilebildiği kadarıdır; felsefe ve insanbilimlerinin adlandırmayı başaramadığı bir artık her zaman olacaktır, ki bu artık-fazla Lacan’ın tam da Gerçek dediği şeydir. Mesela Ölüm deneyimi bilinemez ve simgeselleştirilemez oluşu ile daima “Gerçek”tir. Fakat işte biz ölümü, onu “ölüm”e indirgeyerek yapmışızdır ilk müdahalemizi. Teolojik söylemlerin hep ölümden sonra yaşama vurgu yapması, bilinmeyen bir mefhum olarak ölümü aslında kabullenmemesi, onu Simgesel düzene sokarak bilinir hale getirme çabasıdır.  

Lacan’ın İmgesel düzen dediği ise, henüz dil yetisi oluşmamış bir çocuğun ayna evresinde (yani bir aynada ya da ayna işlevi gören bir yüzeyde) doğduktan sonra bedensel bütünlüğünün imgesini, yani kendisini bir bütün olarak ilk kez gördüğü 6-18 ay arası dönemde oluşturduğu özdeşleşmelerdir. Bu evrede,henüz dil ile, yani Lacan’ın Simgesel diye nitelediği düzenle tanışmamıştır çocuk.

Büyüdükçe çocuk Simgesel düzene, yani dilsel, gramatik ve kültürel yapının(medyatik-kapitalist kültür) içerisine girer ve kendini aynada gördüğü bütünlük olarak kurmaya çalışır. Yani İmgesel düzendekini, Simgesel/Sembolik olana aktarmaya çalışır fakat, İmgesel olan, Simgesel olana aktarılabilir değildir; Lacan’a göre bu imkânsızdır. Tam da bu noktada İmgesel ve Simgesel arasındaki uyumsuzluklar özneyi bölüp, parçalar.

Bu içinden çıkılması imkânsız durumdur Zeno veya Tekvin’in isimler, kategoriler düzeninin içine girerek bölünmesine yol açan. Dolayıyla özneyi oluşturan da bölüp parçalayan da Lacan’ın sözünü ettiği bu Simgesel düzendir. Bu Simgesel düzen, romanda, medyatik-kapitalist düzendir. Cengiz’in, medyatik ve kapitalist düzen ile direkt olarak alıp veremedikleri vardır.  Ve bu medyatik-kapitalizmin üzerine önce gedikler açmıştır Cengiz. Sonrasında ise bu açtığı gediklerden bakmaktadır dünyaya. Yeni anlam dünyalarının kapıları bu gedikler, bu boşluklarda açılmaktadır.

Hemen şunu da ifade edelim ki, kapitalizmin akordunu bozup ardından da ekonomik-politik bir düzen, bir devlet aygıtı önermez Cengiz. Önermez çünkü amacı göstergeleri kapatılmış, ön-belirlenmiş, dogmatik ve hiyerarşik bir düzen önermek değil, sonsuz olasılıklara açık, an-arşik bir boş küme bırakmaktır gerisinde. Son varsayımlarımıza geçerek tamamla(ma)yalım yazılarımızı:

1.Ekran mekanizması, Lacan’ın Simgesel düzen dediği düzenin bir parçasıdır ve bu düzen özdeşleşme sembolleri üreterek kültürel yapının işleyişine hizmet eden görüntü kölesi özneleri kuran bir aygıt olarak anlaşılabilir. Bu aygıtın ürettiği simgeler, zihinlerdeki imgelerle çatışarak öznelerde bölünmelere, parçalanmalara yol açar.

2.Lacan’cı Simgesel düzen, yani Gerçek’e tecavüz eden gramatik, kültürel yapı özneyi parçalar ve onu tekrar kurmakla kalmaz, bu Simgesel düzen adeta bir panoptikon formunda işlev göstererek öznenin kendisini iktidarın gözleri ile görmesine olanak tanır. Burada, Öznenin özne olarak Lacan’cı psikanalizle kuruluşundan, Foucault’un iktidar çözümlemelerine ve ardından da Deleuze’ün  sözünü ettiği “arzu nesnesi üreten makineler”e geçişlerin iş üstünde olduğunu görürüz.

3.Ekranların beyazlaşması simgeselleştirilemeyen dış dünyaya simgeler empoze edilmesinin artık mümkün olmamasıdır. Bu dış dünya, Lacan’ın Gerçek dediği şeydir. Ki orası, romanın da ifade ettiği gibi, bilincin ve bilinçlerin dışıdır. Formsuzluktur. Hatta “formsuzluk” denilenin ötesidir.

4.Defter-i Tekvin, yani Book Of Genesis (Yaratılış Kitabı) –ki bu Hristiyanlık dininin İncil’den önceki  Tevrat’ıdır— ekranlardaki simgesiz simgenin, yani Lacan’cı Gerçek’in, imkânsız simgeselleştirilme denemelerinden yalnızca birisidir ve bu simgeselleştirilme denemesine geri dönülüp, bu simgelerin silinmesi gerekir. Simgenin, simgeselleştirilemeyen bir simge ile, Gerçek ile,  yani beyazlaşan ekranlarla işlevinin bozulması gerekir, tıpkı satranç “dahisi” bir bilgisayara satrançta devam yolu olarak önerilen hamlelerden bambaşka bir hamle yaparak ona yüklenen bilgi ve devam yolu dağarcığını altüst ettikten sonra, onun yanlış hamle yapmasını sağlamak gibi. Panoptik Kitaptan çıkmanın bir yolunun Panoptik Kitaba geri dönüp, ardından da Defter-i Tekvin’e varmak olması bu yüzdendir. Yeniden İmgesel ve Simgesel’in öncesine dönmek, yani Lacan’cı Gerçek’e geri dönmek öznenin(Tekvin’in) tüm simgelerini silmek vasıtası ile kendi bilincinin dışına, doğaya, bilinmeyene, yani simgesel olmayana, Tevrat’taki formsuzluğa dönüp kendini kaybetmesi ve yeniden bulması olarak okunabilir.

Dolayısıyla roman yeni anlam dünyalarının, başka romanların, başka boş kümelerin kapılarını aralamıştır denilebilir. Spiraller ve boş kümeler sonsuz türeyimsel başka kümeler doğurmaya meyillidir. Ekranlardaki beyazlık sonsuz türeyimsel kümeler üreten kocaman bir kümedir bu anlamda. Kapatılamayan bir akış söz konusudur. Biz de tüm bunları ortaya koyarak kendimizce boş kümelerin içini doldurmaya, simgeselleştirilemeyenin simgeselleştirilemeyeceğini paradoksal bir biçimde yine simgeler vasıtası ile bir kez daha ifade edip, bu beyazlaşan sayfaların içini doldurmayı ise, siz okur-yazarlara bırakalım.

Emre İleri

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu

Sabah Kitap Eki Söyleşisi

Idefix

D&R

KitapDostu

KitapYurdu

ErenKitap

Pandora

Mephisto

NetKitap

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.