FMHS-CE

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu

Sabah Kitap Eki Söyleşisi

Idefix

D&R

Işık Kitabevi

KitapDostu

KitapYurdu

ErenKitap

Pandora

Mephisto

NetKitap

FMHS-1

Her şey dünyada artık televizyon diye bir şey olmadığıyla ilgili, daha doğrusu dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir sebepten ötürü beyaza büründüğünü duyuran o garip ve bir o kadar da talihsiz haberin gazetelerde yayımlanmasıyla başladı. Söz konusu haberi hemen hemen tüm gazeteler manşetten vermiş ve okuyucularını tedirginliğe maruz bırakmıştı. Habere göre yazın gelişiyle birlikte dünyadaki tüm televizyonlar bilinmeyen bir sebepten ötürü ebediyete intikal etmiş, daha doğrusu ne idüğü belirsiz o meçhul beyazlıktan başka hiçbir şey göstermez olmuştu. İşin ilginç yanı ise bu garip olayın tüm dünyada aynı anda gerçekleşmiş olmasıydı. Takvimlerin 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağladığı ve/yani işte saatlerin tam sıfırı gösterdiği o mübarek gecede, dünyadaki tüm televizyon kanalları hep birden beyazlara bürünmüş, insanlar ellerindeki uzaktan kumandalarla kanal değiştirmeye çalışmışsa da bu çabalarında başarısız olmuştu. Belli ki artık kanal değiştirmenin en ufak bir manası kalmamıştı. Çünkü hangi kanala geçilirse geçilsin sonsuz bir beyazlıktan başka hiçbir şey görülemiyor ve duyulması neredeyse imkânsız, lakin her ne hikmetse rahatsız edici bir hiss sesinden başka bir şey duyulamıyordu.

(c) Cengiz Erdem, FMHS, 2009.

FMHS-15

Spinoza’nın ruhu Tekvin’e ilk göründüğünde Tekvin her zaman olduğu gibi gene uykusuz geçen bir gecede edebi işlerle uğraşıyordu. Zira yazılması gereken bir kitap vardı ve o güne kadar henüz hiçbir  kitabın kendi kendini yazdığı görülmemişti; hele hele de Tekvin’in kitabı gibi bir kitabın kendi kendini yazması düşünülemezdi bile. Yani gerek akli, gerekse de hayâli uzuvlar ve bunlara ilâveten beş duyu organımız nitelikleri gereği böyle bir kitabın kendi kendini yazmasını olasılıklar dışındaki bir varoluş alanına yerleştiriyordu. Böylelikle hakkın rahmetine kavuşan söz konusu olasılık bahse konu kitabın kaçınılmaz olarak Tekvin tarafından yazılması gerektiği sonucunu doğuruyordu. Belki de çok geçmeden öğreneceğimiz gibi Spinoza haklıydı ve Panoptik Kitap hakikaten de kendi içinden çıkışını hâlihazırda barındırıyordu bünyesinde. Ruhların basamaklardan çıkarken ayak sesi çıkardığı ise ne görülmüş bir şeydi, ne de duyulmuş. Lâkin işte Spinoza buna rağmen son derece gürültülü bir biçimde çıkıyordu şimdi Tekvin’in ikametgâhı olan fakat yüzyıllar önce kendisinin yaşadığı odayla sonlanan basamaklardan. Spinoza adım adım odaya yaklaştıkça Tekvin’in endişesi de katlanarak artıyordu, zira ne gelen olurdu, ne de giden, bu hafifçe yana yatık binanın dördüncü katındaki söz konusu odaya. İnanılması güç derecede dar olan bu spiral merdivenler Amsterdam’ın en kendine has kültürel ve mimari mirasıydı. Biz ise kitabımızı bir bina inşa eder gibi yazmakta olduğumuz için gelenin Spinoza’nın ruhu olduğunu Tekvin’in bilgi dağarcığına dahil etmeyi artık daha fazla ertelemeyip Tekvin ile Spinoza’nın karşılaşma anına getiriyoruz şimdi anlatıyı.

Spinoza kapıya iki kez vurdu, vurur. Bunu duyan Tekvin başını yazmakta olduğu defterden kaldırırken oturduğu sandalyeyi de geriye iterek ayağa kalkar. Kapıyı çalanın kim olduğunu şimdilik bilmeyen Tekvin, aklı başında okuyuculuramızın rahatlıkla tahmin edebileceği üzere kapıyı çalanın kim olduğunu gördüğünde şok olacaktır. Tanrı’ya inancını çoktan yitirmiş olmasına rağmen şokunu dışa yansıtan bir ses tonuyla, aman Tanrım, Spinoza, sen ha, demeyi başarır ve olmakta olanlar gayet normalmiş gibi, hoşgeldin, buyur geç içeri, diye de eklemeyi ihmâl etmez. Yüzünde sinsi fakat mutsuz bir gülümsemeyle, ne hoş geldik, ne hoş bulduk, der Spinoza. Bunu yaparken odaya ilk iki adımını atmıştır bile. Tekvin’in yazı masasının başın geçer ve benim masam daha güzeldi, dedikten sonra masadaki defterde yazanları okumak maksadıyla olsa gerek bakışlarını deftere dikip hafifçe öne eğilerek gözlerini kısar, kaşlarını çatar. Bu yüz ifadesini hayra yormayan Tekvin ise derhal ani bir hareketle defteri kavrar ve kapsar. Peki ama Tekvin’in kapsamı dahilindeki defterde neler yazmaktadır ve bu yazıların anlatımızla ilgisi nedir? Bu önemli bilgiyi Spinoza’nın ruhundan öğreneceğiz, ki artık hepimizin bildiği gibi kendisi Hollanda’daki Yahudi Cemiyeti’nden aforoz edildikten sonra dahi hakarete, hatta kelle istemine varan tepkisel eleştiri oklarının hedefi olmuştur. Anlamsızlığa düşmek ve çok bilmiş okuyucularımız tarafından indirgemecilikle suçlanmak pahasına söz konusu defterde yazanları kısaca özetleyecek olursak sanırız ki şunları söylemek yerinde olur: Tekvin anlam deryalarında yüzer ve dilin lâbirentlerini kendine mesken tutarken kendi düşüncelerinin ölüme hizmet eden yanlarını budayarak onları etkisiz kılabileceğini sanmakla kendini ne büyük bir gaflet içerisine hapsettiğini anlamakta geç kaldığından ve bunun doğurduğu feci neticelerden söz ediyordu defterinde. Ancak defterde yazanların ayrıntılarına geçmeden önce son derece gerilmiş olduğuna inandığımız ortamı gevşetmek için karşılaşma anından hemen sonra Tekvin ile Spinoza arasında geçen şu ilginç diyaloğu okuyucularımızla paylaşmak ihtiyacı duyduğumuzu da belirtmeliyiz ki merağın hakim olduğu okuyucularımızı da memnun ve hatta mümkünse tatmin edebilelim.

Demek televizyonlar ortadan kalktı ha?

Tam olarak ne olduğunu bilemiyorum. İşin ilginç yanı tüm bu olanların benim ilk kitabımda anlattıklarıma şaşkınlık yaratacak ve hatta tedirginliğe sebebiyet verecek derecede benzemesi.

Evet, kitabın öbür dünyada, ölüler diyarında bile konuşuluyor. Ölüler hapsoldukları dünyayı senin kitabında anlattığın ekransız dünyaya benzetiyor. Zaten beni de söz konusu kitap ve dünyanızda olup bitenler hakkında bilgi toplamak için gönderdiler.

Ölüler kitabıyla diriler kitabı arasında mekik dokuyorsun yani sevgili Baruch.

Lütfen bana bu isimle hitap etme. Biliyorsun Hollanda’daki Yahudi cemiyetinden aforoz edildikten sonra adımı Benedictus’a çevirdim. Sen en iyisi bana kısaca Spinoza diye hitap et ve bir ruh olduğumu da mümkün mertebe hatırlatma mümkünse.

Spinoza bunları söyledikten sonra aynaya bakar fakat kendini göremez, çünkü o istese de istemese de bir ruhtur ve ruhlar kendilerini görmez, göremez, ki bunun sebebine az sonra ayrıntılarıyla değineceğiz.

Görüyor musun? diye sorar Spinoza ve ekler: Ben bile göremiyorum kendimi, aynalar yansıtmıyor zira suretimi.

Ruhların sureti de mi olurmuş?

Beni bir tek sen görebilir ve duybilirsin sevgili Tekvin. Bunun neden böyle olduğunu ise sakın sorma bana.

Neden?

Anlatının yazarı veya yazarları yirminci yüzyıl edebiytına sadık kalmaya meyilli olduğu aşikar. Dolayısıyla da bunun kurgu gereği böyle olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Yani psikoz, nevroz, histeri gibi illetlerin karakterin anlam dünyasını allak bullak etmesiyle zuhur eden psişik durum?

Ayrı telden çaldığımız hissine kapılıyorum sevgili Tekvin. Her neyse, uztmaya gerek yok; ruh hali işte…

Ruh hâli gereği kendini Spinoza’nın ruhuyla sohbet etmek durumunda bulan Tekvin psikanalizdeki son gelişmelere sadık kalınarak yaratılmakta olan bir karakter olduğu için Spinoza’nın ruhuyla sohbet etmesinin sebebi özellikle televizyonun, genellikle ise ekran mekanizmasının ortadan kalkmasıdır denebilir, ki nitekim işte denmiştir de zaten. Lâkin konuya açıklık getirici olabileceğini düşünerek Spinoza’nın ruhunun damdan düşer gibi bir anda dünyamıza yansımasıyla ortaya çıkan bu anormal durumun televizyonların ortadan kalkmasıyla ilgisine değinmeliyiz ki anlatımızın akıbeti hüsranla sonuçlanmasın, bilakis serpildikçe açılan bir halı misali bizi hayal gücünün malum enginlerinde dolaştıran bir kadırgaya  dönüşsün anlatımız. Dilin evreniyle bilinçdışının evreninin kesiştiği yerdeki boşluk olsun Tekvin’in defterinin içeriği, bu boşluk büyüdükçe büyüsün ve Tekvin’in zihni söz konusu boşluğu doldurabilmek için kendi içinde bir öteki yaratıp adını da Spinoza, daha doğrusu Spinoza’nın ruhu koysun. Sonra bu ruhu dış dünyaya yansıtsın ve Spinoza’nın ruhu zuhur etsin. Sanırız böyle denir ve böyle olursa ruh ile beden arasındaki ilişki konusuna da değinmiş oluyoruz herhalde, şöyle: Tekvin, Spinoza’nın odasında yaşaya yaşaya Spinoza’nın bedenen hayattayken yaptığı hareketleri yapmak zorundadır. Zira aynı oda içerisinde iki kişinin yapabileceği hareketler serisi son derece kıstlıdır, hele hele de söz konusu oda yedi metrekareden ibaretse… Ruhun varlığını bedenden bağımsız olarak sürdürmesinin ise imkânsız olduğunu varsayarsak diyebiliriz ki Tekvin Spinoza gibi hareket ede ede onun gibi düşünmeye de başlamıştır. Nitekim bu özdeşleşme televizyonun yokluğuyla birleşince Tekvin kaçınılmaz olarak kendini muazzam bir boşluğun içinde ve/fakat son derece kısıtlanmış bir hareket serbestisiyle karşı karşıya bulmuştur. Spinoza’nın ruhu işte böyle doğmuştur. Konuya açıklık getirecek olursak Spinoza’nın ruhunun aslında Tekvin’in yalnızlığının bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz, ki nitekim işte söyledik de zaten.

Spinoza öfkelidir. Belli ki bu senaryoyu hiç beğenmemiş, Tekvin’in defterinde neler yazdığına dair hiçbir göstergenin olmaması onu sinirlendirmiştir. Kızgınlıkla şunu söyler Spinoza: Rica ederim beni o defterde neler yazdığını öğrenmek yolunda şiddete baş vurmaya zorlama sevgili Tekvin. Biliyorsun ben şiddete karşı şevkati, nefrete karşı sevgiyi, kedere karşı neşeyi önermiş bir insanım, insandım. Ruhumun görev icabı burada bulunduğunu bir an bile olsun aklından çıkarayım deme sakın. Kendine gelmen için olduğu kadar kendinden kaçman için de yol gösterici olacağım ben sana. Defterini okumama izin verirsen sana onu yazıp bitirmenin yolunu gösterebilirim belki, zira görülen o ki televizyonun yokluğu çevresinde dönen bu anlatı ne mutlu, ne de mutsuz bir sonla bitmeye meyilli. Yani işte bu anlatı mutlu ya da mutsuz, herhangi bir sonla bitmeye meyilli değil. Aynı şeyi iki farklı biçimde söylememin sebebi ise anlatının herhangi bir sonla bitmekten ziyade böyle giderse sonsuzlukla noktalanacak gibi görünmesi; tıpkı hayat gibi yani, tüm çelişkilerine rağmen anlamlı bir bütünlük işte. Oysa sen onu mutlu sonla bitirebilmek için elinden geleni yapmana rağmen bu amacından gittikçe uzaklaşıyorsun kelimelerle görüntüsüzlüğün manasını inşa ederkene.

Bu sözler üzerine defterini paylaşması gerektiğine kâni olan Tekvin o vakte kadar kapıp kavraya ve hatta iki eliyle birden göğsüne sıkıştırageldiği defteri Spinoza’ya uzatır. Heyecan ve neşe içerisinde tek bir hamleyle defteri alan Spinoza bir de ne görsündür; defterin içi bomboştur, daha doğrusu bembeyaz sayfalarda yazıdan eser yoktur. Spinoza yazıları okuyamamaktadır, çünkü ruhlar okumaz, okuyamaz.

            Bu arada Spinoza’nın bedeni ve bu bedenin birer parçası olarak gözleri kendisinin bir ruh oluşunun doğal bir sonucu olarak namevcutsa nasıl olup da Tekvin’in deftreindeki beyaz sayfaları görebildi peki, diye sorması kuvvetle muhtemel, açıkgöz ve kurguda boşluklar arayan, bunu yaparken de sanki tüm bu olanlar çok normalmiş de bir tek Spinoza’nın yazıları göremediği halde defterin beyaz sayfalarını görüyor oluşu anormalmiş gibi davranan okuyucularımız için bunun sanıldığından çok daha farklı bir amaca hizmet etmek üzere anlatıya kasıtlı olarak yerleştirilen bir anlam boşluğu olduğunu da belirtmek isteriz. Anlatımız televizyon denilen aletin gösterme kabiliyetini yitirmesiyle insanların ekranlarda sadece sonsuz bir beyazlık görmeye başlaması aslında insanların bedenleriyle ruhlarının birbirinden ayrılıp bağımsız bir varlık formunda sürdürdükleri yaşamların televizyon tarafından yaratılan içsel bir bölünmenin neticesi olduğunu göstermek maksadıyla kaleme alınmıştır. Televizyon ruhlarını bedenlerinden ayırdığı için ruhları bedensiz, bedenleri de ruhsuz kalıyor ve çıplak ruhlar beyaz görüyordu televizyon ekranını, tıpkı Spinoza’nın bedenden yoksun ruhunun Tekvin’in defterinin beyaz sayfalarını bembeyaz gördüğü gibi. Anlatımızın ilerleyen safhalarında ise görülecekti ki bedeninden ayrılan ruhların televizyon ekranlarını ve defter sayfalarını beyaz görmesi sadece bu anlatı için geçerli, anlatılmak istenen bilinmezliğin adlandırılması sürecinde başvurulan son derece kendine özgü bir durumdu. Olması mümkün olmayan bir şeyi olması muhtemelmiş, hatta olmuş gibi göstermek hâlihazırda var olan şeylere farklı bir anlam dünyasının görme ve gösterme biçimleriyle bakmayı sağlayabiliyordu, tıpkı var olan bir şeyi yokmuş gibi göstermenin yeni anlam dünyalarına kapılar aralayabildiği gibi…

(c) Cengiz Erdem, FMHS, 2009.

FMHS-21

Descartes’ın dualist ve mekanist öznesinin ruhu ve bedeni ise birbirinden ayrıydı, ki bunu Tekvin ile Spinoza arasındaki bir sohbeti takiben kaleme aldığımız kısımda zaten belirtmiştik sanırız, şimdi neden tekrar belirtmek ihtiyacı duyduğumuzu inanın biz de bilmiyor, bilemiyoruz. Her neyse, anlatımızın gittikçe bir spirale benzemekte olduğunu fark etmekte gecikmemiş okuyucularımızın varlığına yürekten inandığımız için bu spiral mevzusuna biraz açıklık getirelim en iyisi diye düşünmüş olacağız ki şunları yazmayı uygun bulduk: Artık hepimizin bildiği gibi insan denen iki ayaklı, tüylü ve tüysüz olmak üzere ikiye ayrılan mahlûk kafasında yarattığı geometrik şekillerle gerçek hayat arasında bağlantılar kurmaya meyilli bir hayvandır.  Söz konusu mahlûğun, hayvanın, ne derseniz deyin, bunu yapmasının sebebi ise madde ve ruh arasındaki uzlaşmazlığı çözüme kavuşturmak ve kendisini insan denen bir bütün olarak görmek arzusunu taşımasıdır. Tabii buna muvaffak olamaz genelde ve sorun da o noktada başlar zaten işte. Kendi içinde bölünmüş olduğunu kavrayan insan kafasında yarattığı soyut sembolleri ve şekilleri maddi dış-dünyaya empoze edip hayata bir anlam yüklemeye çalışır durur. Oysa hayat son derece anlamsız ve bir o kadar da rastlantısaldır. Her yerde bir bütünlük görmek, yüzeydeki tüm kaosun altında gizlenen bir düzen bulmak adına didinmek boşunadır. Hayatın olumlanması ölümlülüğün ihtiva ettiği ölümsüzlüğün idrakiyle mümkün kılınabilir ancak. Çünkü hayat bünyesinde doğası gereği çelişkiler barındıran, izleyeceği seyrin önceden belirlenmesi imkânsız bir rastlantılar sarmalıdır. Bilinenleri bilinmeyenlere yansıtarak hayatı kısır bir döngüye dönüştürmeye meyilli zihniyetlerin ortadan kalkması için yapılması gerekense bilinmeyenin sevgiyle kucaklanarak bilinenin dönüşümünü mümkün kılacak açılımların sağlanmasına katkı koymaktır. Örneğin bizim bu kitabın bir spiral çizmekte olduğunu söylememiz ve bununla da yetinmeyip bu spiralin hareket halinde olduğunu belirtmeye cüret ve teşebbüs etmemiz bu duruma harika bir emsâl teşkil eder. Hangi duruma? Hayatın çelişkilerden ibaret olması durumuna… Neden? Çünkü hem geometrik şekillerin hayatı anlatmakta yetersiz olduğunu söylüyoruz, hem de kelimelerle spiral çizmek suretiyle dünyadaki tüm ekranların beyaza bürünmesi halinde ortaya çıkacak yeni bir hayatı anlatmaya çalışıyoruz. Ama dikkat ediniz, ki etmişsinizdir, çember denilen şekille sembolize edilen kısır döngüyü kırmak yolunda spiral denilen şekle geçiyor ve ayrıca çizdiğimiz spiralin hareket halinde olmasına da özen gösteriyoruz. Belli ki umudumuz sonsuzluğun sembolü olan spiralin bizi soyut sembollerin de ötesindeki yeni düşünce alanlarına ve henüz var olmayan anlam dünyalarına taşımasıdır. Kelimelerle spiraller çizen bir spiral olarak bu kitap aynı anda hem edebiyattan, hem felsefeden, hem de matematikten az çok anlayan okuyucularımızın büyük bir kısmının takdir edeceği üzere sonsuzluğa açılan bir kapıyla sonlanan spiral bir merdiven olarak nitelendirilip, arzu edilirse o gözle de okunabilir. Bu metaforlar silsilesi içinde hakikatin durumu ne olacaktır peki? Kitaptaki her kelime kendi dışındaki bir evrene atıfta bulunuyor ve üstelik de atıfta bulunduğu söz konusu evrenin hakiki olduğu izlenimini vermeye çalışıyorsa temsil edilen hadiseden bağımsız bir hakikat tezahürü nasıl gerçekleşecektir? Belki de anlatıdaki anlam boşluklarının işlevi budur, kim bilir. Yani işte kim bilebilir ki hakikatlerin ileride anlam yokluğu olarak değil de anlam çokluğu olarak nitelenedirilecek anlam boşluklarından, daha doğrusu anlamın operasyonlarına ara verdiği anlam aralıklarından dünyamıza sızan birer hayalet olup olmadığını? Hiçkimse.

Her neyse, buraya kadar yazdıklarımızın manadan ve tutarlılıktan olmasa bile en azından düz-çizgisel anlatımdan ne derece yoksun olduğunun farkına varmakta gecikmeyeceğini düşündüğümüz açıkgöz okuyucularımızın affına sığınarak “anlamın anlamı” konusuna geçiyoruz şimdi. Artık hepimizin bildiği gibi anlam kavramının anlamı üzerine İsa ve Sokrat gibi tanınmış şahsiyetlerden önce de düşünülmekte ve hatta bununla da kalınmayıp bu düşünülenler kaleme alınmaktaydı. Lâkin henüz anlamın ne anlama geldiğine dair kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır ne yazık ki. Zaten kesin bir bilgiye ulaşılsa anlam kavramı anlamını yitirecektir, o derece paradoksal bir kavramdır bu anlam kavramı, diye düşünmeswi kuvvetle muhtemel bilinçlerin varolabilme ihtimâlini de göz önünde bulundurarak anlam konusunda şunları söylemeyi uygun bulduk: Anlam ve hakikat birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Şöyle: Her bilgi doğası gereği anlamlıdır, daha doğrusu bir şeyin bilgi olarak nitelendirilebilmesi için o şeyin anlamlı olması gerekir. Diğer yandan her bilgi kesinlikle hakikat değildir, zira hakikate sadece yaklaşabilen bir şey olarak bilgi anlamın varlığına dayanır. Oysa hakikatler bilginin anlamlandırmakta yetersiz kaldığı noktada zuhur edebilir ancak. Yani hakikat dediğimiz şey bilgilerdeki anlam boşluklarından sızan ve/fakat asla tam olarak anlamlandırılamayan düşünce ve hislere verilen addır. Anlamın anlamı ve hakikatle ilişkisi üzerinde daha fazla durmanın sakıncalarını da göz önünde bulundurarak görsel imgeler ve anlam arasındaki ilişkiyle sürdürüyoruz anlatımızı. Daha önce de belirttiğimiz üzere görsel imgeler, özellikle de bunların hareket halinde olanları, insanın algılama mekanizmasının nasıl çalışacağını belirlemede büyük rol oynar. Filmlerin gerçek hayatta yaşadığımız olayları anlamlandırmakta ve bu olaylar arasında bağlantılar kurmakta bizlere ne kadar yardımcı olduğunu hatırlayacak olursak, bu söylediklerimizin ne denli mânidar olduğunu daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyoruz. Zira biliyoruz ki işte anlatımız da tıpkı bilgi gibi anlam boşlukları, yani hakikatler barındırmaktadır bünyesinde. Lâkin anlatımız bilginin kendisini devasa bir anlam boşluğuna dönüştürüp bu boşluk çevresinde spiraller çize çize dönmektedir. Belli ki geometrik şekillerin tahakkümünden kurtulamamış bir anlatıdır bu anlatı. Söz konusu anlatının yazarı veya yazarları kendilerine karşı ironik bir anlatı yazmak suretiyle kendi yaşam biçimlerinin temellerine birer dinamite dönüşen düşlerini döşemektedirler. Düşler egemen düşüncelerin temellerine dizilmektedir hatta belki de aslında. Hatta denebilir ki bu anlatının yazarlarının yaptığı şey düşleri ve düşünceleri birbirlerinin içine yerleştirerek egemen bilgiden bağımsız bir hakikate, yani bilinmeze kapılar aralamaya kalkışmak, buna cüret ve teşebbüs etmektir. Bilinen şeylerin zuhur edişinin ancak birer sorun formunda gerçekleşebileceğini, hatta abartacak olursak korkunç birer canavar şeklinde ortaya çıktığını hatırlamak sanırız bu anlatının yazarlarının neden bu yola baş vurduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Olacaktır olmasına ama isterseniz biz şimdi hayatın, ölümün ve anlamın anlamlarına dair bu ağır konuları bir tarafa bırakıp anlatımıza dönelim ve biraz da havadan sudan ve bunların hayaletlerle ilişkisinden bahsedelim. Meselâ şöyle diyelim: Amsterdam’da hava çok rüzgârlı olduğu için bulutlar çok hızlı hareket ederdi. Ama bulutların çok hızlı hareket etmesi hayaletlerin de çok hızlı hareket etmesini gerektirmeyeceği de su götürmez bir gerçekti. Çünkü hayaletlerin hareketleriyle havanın hareketlerinin en ufak bir ilgisi bile yoktu. Diğer yandan Amsterdam’ın dereleri ise hiç hızlı hareket etmez, öyle son derece ölgün birer akıntı şeklinde sürdürürdü varlığını. İnsanın ne kadar saçmalayabileceğini test etmek için okuyucularımızla paylaşmakta en ufak bir sakınca görmediğimiz bu bilgileri de verdikten sonra herhalde hayalet teorimize geçebiliriz artık. Ünlü Fransız düşünür Jacques Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri adlı muhteşem eserinde belirttiği üzere dünyamızda dolaşan hayaletler ne yazık ki bizim kitabımızda dolaşmayı seçmemişler, daha doğrusu her şey, bu şey bir hayalet bile olsa, bir şey seçmek zorunda olduğu için dolaşmamayı seçmişlerdir. Zaten bildiğiniz gibi bizim kitabımızda dolaşan tek bir hayalet vardır, ki kendisi anlatının bu noktasına kadar Spinoza’nın ruhu olarak lânse edilmiştir. Hayaletliği bile şüpheyle karşılanan söz konus ruh Tekvin adındaki bir yazar bozuntusunun hayatına nüfuz etmiş ve çeşitli konularda ahkâmlar kesmektedir. Kesilen bu ahkâmların kanları gökyüzünden başımıza yağmasa da bizi son derece tedirgin etmektedir. Bu tedirginlikle başaçıkabilmek için Tekvin’le birlikte biz de kendimizi okumaya yazmaya vermekteyizdir. Bunu yapmamızın sebebi ise artık ne televizyon, ne video, ne de dvd olmasıdır hayatımızda. Bomboş bir hayat yaşıyor ve yaşadığımız bu boş hayatı kelimelele doldurmaya çalışıyoruz yani sizin anlayacağınız. Anlatımız da işte bu boşluğu doldurma çabalarımızın bir ürünüdür. Anlata anlata bitiremiyoruz hayatımızın boşluğunu, çünkü boş hayatlar anlatıldıkça boşlukla dolan, boşlukla doldukça büyüyen, büyüdükçe uzayıp giden ölüm süreçleridir. Ölüler televizyon ekranlarından sızmaya başladığından beridir dünyamızdaki her şey tersine dönmüştür. Her şeyin tersine döndüğü, cümlelerin bile tersten yazılmaya başlandığı, aktif zamanın pasif zamana dönüştüğü bu olaysız ve monoton anlatı her nasılsa sürüp gidecek bir yol bulabilmektedir. Tıpkı Amsterdam’ın akacak bir mecra olmadığı halde akacak bir yol açmak kabiliyetine sahip, tüm kanallar kapanmış olduğu halde sızacak bir delik bulmaya muktedir dereleri gibidir yani bu anlatı.

(c) Cengiz Erdem, FMHS, 2009.

Film ve Video Arşivi

  • (via hellomisha)
  • (via hellomisha)(via hellomisha)(via hellomisha)
  • (via hellomisha)(via hellomisha)
    Mustafa Abu Ali
Marina Abramoviç
Vito Acconci
Adbusters
Bas Jan Ader
Masao Adachi
Peggy Ahwesh
Eija-Liisa Ahtila
Doug Aitken
Igor and Gleb Aleinikov
Francis Alÿs
Erik Anderson
Laurie Anderson
Ant Farm
Karel Appel
Cory Arcangel
Skip Arnold
Antonin Artaud
Robert Ashley
Fred Astaire
Beth B
Francis Bacon
Alex Bag
Derek Bailey
John Baldessari
Craig Baldwin
J.G. Ballard
Banksy
Piero Bargellini
Matthew Barney
Eric Baudelaire
Colin Barton
Pina Bausch
Jean Baudrillard
Otmar Bauer
Bauhaus Documentary
Jean Beaudin
yann beauvais
Stephen Beck
Samuel Beckett
Captain Beefheart
David Behrman
Zoe Beloff
Guy Ben-Ner
Lynda Benglis
Charles Bernstein
Joseph Beuys
Dara Birnbaum
Jeremy Blake
Christian Boltanski
Gregg Bordowitz
Jorge Luis Borges
Walerian Borowczyk
Paul Bowles
Stan Brakhage
George Brecht
James Broughton
Marcel Broodthaers
Robert Breer
Klaus vom Bruch
Gunter Brus
Matthew Buckingham
Chris Burden
William S. Burroughs
Mary Ellen Bute
David Byrne
John Cage
Alexander Calder
John Cale
Sophie Calle
Peter Campus
Raymonde Carasco
Cioni Carpi
Louis-Ferdinand Céline
Jack Chambers
Paul Chan
Yin-Ju Chen & James T. Hong
Abigail Child
Segundo de Chomón
Henri Chopin
Cinema of Transgression
Robert Clampett
Rene Clair
Shirley Clarke
Carlfriedrich Claus
Chuck Close
Bob Cobbing
Jean Cocteau
Émile Cohl
COLAB
Julian Cooper
Anton Corbijn
Jospeh Cornell
Pierre Coulibeuf
Merce Cunningham
Ivor Cutler
Keren Cytter
Salvador Dalí
Dance with Camera
Jim Davis
Emile de Antonio
Storm de Hirsch
Guy Debord
Burt Deling
Wim Delvoye
Thomas Demand
Maya Deren
Eugene Deslaw
Harry Dodge and Stanya KahnSun Ra
Yvonne Rainer
Robert Rauschenberg
Maja Ratkje
Man Ray
Relational Aesthetics
Jennifer Reeves
Hans Richter
Ron Rice
Terry Riley
David Rimmer
Pipilotti Rist
Donald Ritchie
Alain Robbe-Grillet
John Rose
Peter Rose
Kay Rosen
Martha Rosler
Jeri Cain Rossi
Jean Rouch
Roulette TV
Allen Ruppersberg
Walter Ruttmann
Sackner Archive
Sara Sackner
Ali Akbar Sadeghi
Anri Sala
Alejandra Salinas and Aeron Bergman
Helke Sander
Aram Saroyan
Aki Sasamoto
Wilhelm Sasnal
Janek Schaefer
Carolee Schneemann
Werner Schroeter
Lillian Schwartz
Richard Serra
Ivko Šešić
Paul Sharits
Cindy Sherman
Fatboy Slim
Charles Simonds
Situationist Documentary
Ture Sjölander & Lars Weck
Alexis Smith
Jack Smith
Kiki Smith
Michael Smith
Robert Smithson
Michael Snow
Jeremy Solterbeck
Alexander Sokurov
Lionel Soukaz
Ladislaw Starewicz
Gertrude Stein
Ralph Steiner
Karlheinz Stockhausen
Paul Strand
Jean-Marie Straub
Beat Streuli
Survival Research Laboratories
Taj Mahal Travellers
Mika Tajima
Ito Takashi
Jerry Tartaglia
Sam Taylor-Wood
Shuji Terayama
Ralph Thanhauser
Francis Thompson
  Peter Donebauer
Cheryl Donegan
Stan Douglas
Jean-Marie Drot
Marcel Duchamp
Germaine Dulac
Henri d’Ursel
Stephen Dwoskin
Dziga Vertov Group
Gwilly Edmondez
Viking Eggeling
Ed van der Elsken
Ed Emshwiller
Brian Eno
Jean Epstein
Gerhard Ertl & Sabine Hiebler
Koto Ezawa
Luc Ferrari
Robert Fitterman
Kit Fitzgerald & David Sanborn
Thorsten Fleisch
Flux Films
Harrell Fletcher
Richard Foreman
Forum Lenteng
William Forsyth
Hollis Frampton
Tessa Hughes-Freeland
Dara Friedman
Su Friedrich
Rainer Ganahl
Philippe Garrel
Antonio Gaudí
Ernie Gehr
Jean Genet
German Dada
Alberto Giacometti
Gianikian and Lucchi
Peter Gidal
Frank E. Gilbreth
Allen Ginsberg
Gilbert & George
François Girard
Paul Glabicki
Philip Glass
Jean-Luc Godard
Godard & Miéville
Doron Golan
Kenneth Goldsmith
Jack Goldstein
Dominique Gonzalez-Foerster
Dan Graham
Rodney Graham
Peter Greenaway
Johan Grimonprez
Groupe Medvedkine
Brion Gysin
Barbara Hammer
Alexander Hammid
Hilary Harris
Mona Hatoum
Carl Michael von Hausswolff
Laszlo Hege
Her Noise
Pierre Hébert
Oliver Herring
Helmut Herbst
Piero Heliczer
Tatsumi Hijikata
Gary Hill
Hy Hirsch
Åke Hodell
Abbie Hoffman
Karl Holmqvist
James T. Hong
Rebecca Horn
Hamlet Hovsepian
Alex Hubbard
Ian Hugo
Danièle Huillet
Robert Irwin
Isidore Isou
Joris Ivens
Ken Jacobs
Jalal Jemison
JODI
s Jasper Johns
M Henry Jones
Larry Jordan
James Joyce
Jesper Just
Eduardo Kac
Mauricio Kagel
Pitor Kamler
Mike Kelley
William Kentridge
Richard Kern
Johan van der Keuken
Parviz Khatibi
Karen Kilimnik
Peter Kirby
Raashan Roland Kirk
Dimitri Kirsanov
The Kitchen – Two Moon July
Yves Klein
Clemens Klopfenstein
Alexander KlugeSara Sackner
Ali Akbar Sadeghi
Anri Sala
Alejandra Salinas and Aeron Bergman
Helke Sander
Aram Saroyan
Aki Sasamoto
Wilhelm Sasnal
Janek Schaefer
Carolee Schneemann
Werner Schroeter
Lillian Schwartz
Richard Serra
Ivko Šešić
Paul Sharits
Cindy Sherman
Fatboy Slim
Charles Simonds
Situationist Documentary
Ture Sjölander & Lars Weck
Alexis Smith
Jack Smith
Kiki Smith
Michael Smith
Robert Smithson
Michael Snow
Jeremy Solterbeck
Alexander Sokurov
Lionel Soukaz
David Van Tieghem
Ryan Trecartin
Sam Truitt
Ulay
Stan VanDerBeek
Agnes Varda
Ben Vautier
Edgard Varêse & Le Corbusier

 
  Joachim Koester
Paul and Marlene Kos
Robert Kramer
Kurt Kren
Ferdinand Kriwet
George Kuchar
Jerzy Kucia
Yayoi Kusama
Erkki Kurenniemi
L’Atelier National du Manitoba
Jacques Lacan
Albert Lamorisse
Andrew Lampert
Standish Lawder
Malcolm Le Grice
Ange Leccia
Mark Leckey
Fernand Leger
Claude LeLouch
Maurice Lemaître
Suzanne Lemaître
Alfred Leslie
György Ligeti
Sharon Lockhart
Alvin Lucier
The Lumière Brothers
Clark Lunberry
Willard Maas
George Maciunas
Djibril Diop Mambéty
Donato Mancini
Lev Manovich
Chris Mann
Robert Mapplethorpe
Christian Marclay
Chris Marker
Gregory Markopoulos
Toshio Matsumoto
Gordon Matta-Clark
Anthony McCall
Paul McCarthy
Jennifer McCoy & Kevin McCoy
Norman McLaren
Jonathan Meese
Marie Menken
Erno Metzner
Henri Michaux
Henry Miller
Trinh T. Minh-ha
Yukio Mishima
Jean Mitry
Ernst Moerman
László Moholy-Nagy
Meredith Monk
Irene Moon
Jon Moritsugu
Robert Morris
Sarah Morris
Simon Morris
Frank & Caroline Mouris
Otto Muehl
Tracey Moffatt
Shana Moulton
Gordon Mumma
Takeshi Murata
Music with Roots in the Aether
Ronald Nameth
Deimantas Narkevicius
Pandit Pran Nath
Bruce Nauman
Negativland
Werner Nekes
Robert Nelson
Max Neuhaus
New Humans
Phil Niblock
Hermann Nitsch
Ken Nordine
Nobuhiko Obayashi
Hans Ulrich Obrist
Marcel Odenbach
Ken Okiishi
Claes Oldenburg
André Luiz Oliveira
Pauline Oliveros
Ulrike Ottinger
Tony Oursler
Genesis P-Orridge
Nam June Paik
Jean Painleve
Charlemagne Palestine
Arnaud des Pallières
Paper Tiger TV
Sergei Parajanov
Pier Paolo Pasolini
Philippe Parreno
Paper Rad
Oliver Payne & Nick Relph
Alix Pearlstein
Artavazd Peleshian
People Like Us
Sydney Peterson
Kembra Pfahler
Vanessa Place
Tom Phillips
Cesare Pietroiusti
Henri PlaatSara Sackner
Ali Akbar Sadeghi
Anri Sala
Alejandra Salinas and Aeron Bergman
Helke Sander
Aram Saroyan
Aki Sasamoto
Wilhelm Sasnal
Janek Schaefer
Carolee Schneemann
Werner Schroeter
Lillian Schwartz
Richard Serra
Ivko Šešić
Paul Sharits
Cindy Sherman
Fatboy Slim
Charles Simonds
Situationist Documentary
Ture Sjölander & Lars Weck
Alexis Smith
Jack Smith
Kiki Smith
Michael Smith
Robert Smithson
Michael Snow
Jeremy Solterbeck
Alexander Sokurov
Survival Research Laboratories
Taj Mahal Travellers
Mika Tajima
Ito Takashi
Jerry Tartaglia
Sam Taylor-Wood
Shuji Terayama
Ralph Thanhauser
Woody & Steina Vasulka
Dziga Vertov
Rene Vienet
Artie Vierkant
Bill Viola 
   
       

UbuWeb

Kudurmuş Yeni Dünyada Yaşam ve Ölüm

Olay ve Hakikatin Bozguna Uğrattığı Fantezi Makineleri – Emre İleri

 

Cengiz Erdem “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nı yazdığından beridir, defalarca okudum desem yalan olmaz. Kitabın etrafında bir Kızılderili çadırı kurup ateş yaktığım, hatta dans ettiğim bile söylenenler arasında! Söylenenler arasındadır arasında olmasına ama, kitap da benim etrafımda ateş yakıp dans ve de raks ederekten beni bilmediğim yerlere sürükleyip kendimi defalarca kez kaybetmeme ve bulmama vesile olmuştur. Bahis konusu kitabı okuduğumu ve yorumladığımı sanırken aslında kitap beni birtamam okumuştur, karıştırmış, sayfalarıma dokunmuş, yazma eylemine sürüklenmiş bulmuşumdur kendimi adeta. Bu paramparça yazı, ya da yazılar, ne kadar bu roman ya da başka bir şey hakkında olur biliyorum. Fakat insan mevzubahis romanı okuduğu ve onun tarafından okunduğu zaman, ekran ve insan, kitap ve insan arasında tek taraflı bir görme, algılama ve düşünme eyleminin vuku bulup bulmadığını sormaya başlıyor kendi kendine. Amacımız kesinlikle mevzubahis roman hakkındaki “hakikatler”i ortaya çıkartmak değil, onu yeniden yazmaktır. Yani, kafamızda roman hakkında oluşan imgeleri yeniden simgelere dönüştürmektir niyetimiz. Ama bizim niyetimizin ne olduğunun pek de önemi yok. Biz de yokuz ki zaten, bir “biz” olmaktan çıktığımızdan beri.

Okudukça romanın kendisinden de anlaşılacağı gibi, “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın tek yönlü, tek bir türü, tek bir mesajı olan, homojen bir yapıya sahip bir kitap olduğunu düşünmüyoruz. Bu yüzden de parça parça ve birbirleri ile de, kendi içlerinde de ister istemez uyumsuzluk gösteren, kaplara ve sayfalara sığmayıp taşan yazılar ortaya koymayı uygun bulduk, ki artık bunların birer yazı olup olmadığını bile bilmiyoruz!

Niyetimiz hiçbir şeye noktayı ve hatta nihai noktayı koymak değildir. Zaten roman basbas bağırıyor: Son sözüm yok, nokta koymuyorum, bu romanın son sözü bir başka romanın devamı olarak okunabilir ancak, diye. Neye son noktayı koyduğumuzu sanacağız ki biz… Neye?

Yerliyurtlulaştırma Olarak Fantezi Makinesi

Arzu akışlarını yerliyurtlulaştıran bir makine olarak fantezi makinesinin, ya da güncel adıyla televizyonun işlevini yitirdiği, tüm ekranların beyazlaştığı bir dünyayı hayalimizde canlandırırsak, böylesi bir dünya şu an yaşadığımız dünya gibi bir dünya olmazdı pek tabii, romanın da defalarca altını ısrarla çizdiği gibi…  Televizyonun, bilgisayarın ve bu gibi teknolojik aygıtların hayatımızda ve hatta belleğimizde ne kadar yer işgal ettiğini düşünürsek, pek muhtemeldir ki ekranların beyazlaşması gibi bir hadisenin vuku bulması sonucunda, ilk açıklamaları da din yetkilileri, bilimadamları ve siyasetçiler yapardı herhalde, diyerek romandaki ironik yaklaşımların bizde yarattığı kahkahaları tekrar tekrar yeniden üretip yüz kaslarımızın daha çok hareket etmesini sağlamaktan geri durmayacağız. Geri durmayacacağız, çünkü artık bize nerede ve ne zaman gülmemiz gerektiğini ve aynı zamanda da ne zaman gülmememiz gerektiğini  belirten ve hiç de komik olmayan “komedi” dizilerinin ardındaki elektronik kahkahalarla gülmeyerekten, sahici kahkahalar atma fırsatını değerlendirebileceğimiz olasılığı ile yüzyüze gelmektir niyetimiz.

Peki televizyon denilen bu faşist makinenin işlevini yitirmesi bedenin kodlanan bir bilgisayar pozisyonundan çıkıp, organsız kalması, yersiz yurtsuzlaştırılması olarak anlaşılabilir mi? Eğer anlaşılabilirse, arzu üretim akışının mevcut denetim toplumunun döngüsünden çıkartılıp anarşik ve denetlenemez bir yere, bir yersizliğe ve yurtsuzluğa evrilmesi olarak yorumlanabilir romanın yaptığı ekranları BEYAZLAŞTIRMA hamlesi. Yani artık ne sana, ne bana, ne de ona, nerede ne yapacağımızı davranış modelleri üreterek empoze eden ve bizi yerliyurtlulaştıran makineler olmazdı, eğer ekranlar beyazlaşsaydı. Yani ne bir “ben” ne bir “sen” ne de bir “o” olurduk o zaman. İnsanı tek bir bakış açısına, tek bir “ben”e, göz ve görme merkeziyetçi bir varlığa indirgeyen,  bir panoptikonun içimizde yaşamasını sağlayan makinelerden, hücrelerden de yoksun kalırdık böylelikle. 

Derrida’nın Hayaleti

Jacques Derrida’nın çeşitli metinlerinde ifade ettiği, metnin içerisindeki gösterenlerin kendi dışında herhangi bir gösterilene göndermede bulunmadığı çözümlemesi ile benzeşen bir fikre rastlarız romanın 36. sayfasında ve şu cümleyi inşa eder anlatıcımız: “Oysa kitap kendi kendinden başka kimseyi anlatmıyordur aslında”. Yani bu fikriyata göre kitap ve içindeki metin- ki kitap mı metnin içindedir yoksa metin mi kitabın?- hem gösteren ve hem de gösterilendir, metnin, kendi dışında göndermede bulunduğu bir gösterilen bulunmamaktadır. Aslında biz buna dikkati çekerek bazılarının sandığı gibi şöylesi bir noktaya varmak istemiyoruz: “hayat dilden ibarettir, dil ise bir hiçtir, o halde hayat da hiçtir, Aristo haklıydı!”

Amma ve lakin şöylesi bir sorgulamaya girişebileceğimizi düşünüyoruz: hakikat ve Varlık dilin içinde kuruluyor ise metnin dışını –ki metin de o “dış”ın içinde ise ve fakat aynı zamanda “dış” da metnin içinde iken— tarif etme yetkisini nasıl kendinde bulur, bulmuştur? Metnin dışı yine metnin içinde kuruluyorsa, metnin dışından nasıl söz edilebilir?

Metnin, kendi dışından söz etmesinin koşulu yine metin ise, ona basitçe metin diyebilme yetkisini biz nasıl buluyoruz o halde kendimizde?

“Hakikat bir Olayla başlar”

Romanın vurgu yaptığı bazı ana temaları, Alain Badiou’ nun farklı eserlerinde ortaya koyduğu olay ve hakikat üzerine yaptığı spekülasyonlar  vasıtası ile okuyabilmemiz mümkündür. Şöyle ki, Badiou’ya göre bir olay, “durumdan, kanaatlerden,  kurumlaşmış bilgilerden ‘başka bir şey’ ortaya çıkarır”; Yine Badiou’ya göre hakikat ise, “bir olay tarafından açılan sonsuz bir türeyimsel küme inşa eden bir süreçtir…” Kurumlardan, kanaatlerden, kurumlaşmış bilgilerden “başka bir şey” ortaya çıkaran bilinmez bir olayla açılıp sonsuz bir türeyimsel küme inşa eden bu süreç ,“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nda “hakikatin” tv, bilgisayar ekranlarında sonsuz bir beyazlık olarak vücut bulması ve beyazlığın ardından gelişen olay örgüsüdür. Badiou’nun “Sonsuz Düşünce” adlı eserinin 50. sayfasında şunlar da dile getirilmektedir ayrıca:  “Hakikat bir olayla başlar, ama bu olay her zaman ortadan kaybolmuş ya da yok olmuştur; ona dair hiçbir bilgi olmayacaktır. Dolayısıyla olay hakikatin gerçek ve namevcut nedenini oluşturur.” “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı” da ekranlardaki beyazlık olarak vücut bulan “hakikat”in “gerçek ve namevcut nedeni”  hiçbir kurumsal bilgi modeli (din adamları, siyasilerin ve de bilimadamlarının açıklamaları) tarafından ele geçirilemiyordu, eğer romanın ilk giriş bölümlerini hatırlayacak olursak.

Din adamları, ekranların beyazlaşması hadisesini elbette Tanrı’nın işi olarak yorumlayacak, bilimadamları ise bunun uzaylıların işi olabileceğini söyleyip duracaktı. Daha fazla ertelemeden hemen şunu da söyleyelim: biz ekranlardaki bu beyazlığı daha çok bir boşluk olarak ele alıp Badiou’nun “Sonsuz Düşünce” adlı eserine, Badiou’nun Lacan okumalarını sıklaştırdığı mekâna geri dönüp, bu okumaları sizlerle de paylaşmak derdine düşeceğiz ve düştük bile:

“Lacan’a göre hakikâti kuran bilgideki bir delik olarak Öteki’dir. Nitekim Lacan 8 mayıs 1973′te şöyle der: ‘Orada bir delik vardır ve bu deliğe Öteki denir; konuşmanın emanet edilme yoluyla hakikati kuran yer olarak Öteki.’

Badiou’ya göre felsefe ve psikanaliz aynı soruyu işler: “Hakikat ile boşluk arasındaki düşünülebilir ilişki nedir? İşin püf noktası boşluğun nereye yerkeştirildiğidir. Felsefe ve psikanaliz hakikatin ayrılık olduğunda; gerçeğin indirgenemez olduğunda, ya da Lacan’ın deyimiyle simgeleştirilemez olduğunda; hakikatin bilgiden farklı olduğunda ve dolayısıyla hakikatin yalnız boşluk konusunda ortaya çıktığında hemfikirdirler. Temelde her teorinin hakikate yetki veren boşluğu bir yere yerleştirmekten ve bu yerleşimin cebir ve topolojisini inşa etmekten ibaret olduğu söylenebilir.”

Badiou’nun hakikat tanımını da dikkate alarak romanla ilişkili olarak şu şekilde birkaç hipotez inşa edebilmemiz mümkün:

1.Ekranlardaki nedeni bilinmeyen beyazlık, yani hakikat, sonsuz türeyimsel küme inşa eden boş bir küme ve spiral olarak ele alınabilir.

2.Ayrıca, mevcut bilgimizde bir delik açan Öteki olarak da anlaşılabilir bu beyazlık. Yoksa herhangi bir bilgimizle uyuşan sabit ve değişmez bir hakikat olarak değil.

3. Kitabın kendisini de boş bir küme olarak anlaşılabilir. İçini tikelliklerle tekrar tekrar doldurabiliriz istersek. Hatta  kendimizi de boş bir çoğul şahıslar kümesi olarak hayal edebilir ve böylelikle sonsuzca kendimizi yeniden yaratma imkânını yine kendimizde gerçekleştirmek suretiyle yaşam içgüdümüzü baskın kılabiliriz kendimizde.

4.Kitabın yazar ya da yazarları, tikelliklerin hiçbir kurumsal bilgiye indirgenemediği çoğul bir hakikatler süreci yaratmıştır. Böylelikle de tikel durumlara kendi tikelliklerinin çağırdığı gibi yaklaşmak gerekir—yani tikelliklere yeni hakikatler üreterek ve böylelikle de felsefenin “mutlak hakikat” dediği şeyi yerle bir ederek—desturunun altını bir kez daha çizmiştir(ler) diyebiliriz neşeyle. Badiou’nun, hakikat’i, “sonsuz türeyimsel küme inşa eden bir süreç” olarak yeniden kavramsallaştırması ve hakikat’in yerine hakikatleri koyması—ki bu “kavramsallaştırma” sürekli kendi kendini  göçebe kılan ve sürekli olarak kendi kendinin yersiz yurtsuzluğunu ilan eden bir kavramsallaştırma(ma) olurdu aslında— Deleuze’ün “felsefe nedir?” adlı yapıtta ucunu açık bırakarak bu soruya “Felsefe yeni kavramlar yaratmaktır” diyerek verdiği cevap değil ama cevaplar ile okunduktan sonra, aslında Badiou’nun, felsefenin “hakikat” kavramını “hakikâtler” olarak çoğullaştırarak felsefede reformlar değil, kavramlar üzerinde dans ede ede devrimler yaptığı söylenebilir.

 

FANTEZİ

Nedir şu fantezi allah aşkına? Erotik filmlerin fantezisi mi? Doğrudan kışkırtıcı bir biçimde soracak olursak: seksss ile ilgisi olabilir mi? Televizyonlarda neden seks filmleri gösterilmiyor diye soranların, hatta ağlayacak gibi olanların fantezisi midir daha doğrusu?

Fantezi kelimesinin, yani phantasia’nın Platon’daki tanımının hem “hakiki temsil” ve hem de “yanıltıcı görüntü” anlamlarına denk geldiğini “İmgelem” adlı yapıtında ifade etmiştir Maurizio Ferraris (bkz. İmgelem, Dost Kitabevi Yayınları, s. 7). Ferraris, aynı yapıtta ayrıca, imgelemin “namevcut olanın akılda tutulması,” fantezinin ise “namevcut olanın yeniden işlenmesi” olduğunu belirttikten sonra, fantezinin hataya daha açık olduğunu metne ilave eder. Romanda, Simgeselleştirilemeyen bir “hakikat” kendi kendisi ile birlikte, ekranda vücut bulan tüm temsilcileri, özdeşleşme nesnelerini ve fantezileri sonsuz ve belirsiz bir beyazlığa gömmüş, bir hayalet formunda zuhur etmelerini sağlamıştır. Ne ero-tik filmler kalmıştır ortada, ne de rambonun silahını adeta bir penis haline getirip ona taptığı, onu okşarken de şiddeti ve saldırganlığı gayet tasasızca öve öve bir hal ettiği, ABD’nin Holywood ya da daha net bir biçimde ifade edecek olursak, holy-shit filmleri.

Fakat romanın ima ettiği fantezi Platon’un tanımladığı fanteziden çok, Lacancı psikanalizin değindiği fantezi ve ötesidir sanki. Ve bizim dile getirdiğimiz bu değini özelde,  Slavoj Zizek’in “Yamuk Bakmak” adlı eserinde yaptığı Lacan okumalarına dayandırılabilir. Bu kitapta şöyle bir paragraf yer almaktadır:

“Fantezinin sahnelediği şey, arzumuzun gerçekleştirildiği, bütünüyle karşılandığı bir sahne değil, tam tersine arzunun kendisini gerçekleştiren, sahneye koyan bir sahnedir. Psikanalizin temelde söylediği, arzunun önceden verili bir şey değil, inşa edilmesi gereken bir şey olduğudur—öznenin arzusunun koordinatlarını vermek, nesnesini saptamak, öznenin onun içinde benimsediği konumu belirlemek tam da fanteziye düşen roldür. Özne ancak fantezi yoluyla arzulayan özne olarak kurulur: Fantezi yoluyla, arzulamayı öğreniriz.” 

Bu anlamda, arzularımızı gerçekleştirdiğini düşündüğümüz bir makine olarak Televizyon ekranı, arzumuzun tümüyle gerçekleştirildiği yer değil, arzunun kendisini gerçekleştiren, sahneye koyan, özneyi özne olarak kuran Simgesel bir sahnedir diyebiliriz.

Lenslerimizi tekrar tekrar sildikten sonra ise, roman ve karakteri Tekvin hakkında birbirleri ile farklılık gösteren şu ifadelere yer verelim:

Romanın anti-şahsiyeti sevgili Tekvin’in beyni—tıpkı Deleuze’ün “Fark ve Tekrar” adlı yapıtında ifade ettiği gibi—bir ekran olarak çalışmış ve arzusu ile birlikte özdeşleşecek nesnesini de üretmeyi başarmıştır. Şu pek ironik tesadüfe bakın ki, bir zamanlar insan zihninin özdeşleştirmeye meyilli olduğunu söyleyen Benedictus Spinoza’nın ruhu olarak üretmiştir Tekvin kendi zihninde ürettiği özdeşleşme nesnesini.

Bu noktada, Zizek’in Lacan okuması yaptığı az önce alıntıladığımız paragrafın ve ayrıca Deleuze’ün çeşitli eserlerinde ortaya koyduğu “bir ekran olarak beyin”inin, Cengiz Erdem’in bir önceki romanındaki, yani, Zeno: filozofun bir ölümlü olarak portresi isimli kitabındaki karakterin bir takım sözleri ile okunabildiğini, roman karakterinin sayıklamalarının da mevzubahis uğraklarla okunabileceğini, yani bunların biribirleri ile karşılıklı okuştuklarını ifade edelim.  Edelim ki bir önceki romanın, sonunun olmadığını, onun, sonsuz olasılıklara açılarak bir sonraki boş kümeye, yani “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”na, “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nınsa bir önceki romanın yeniden değerlendirilmesine, hatta anlaşılmasına rahimlik ettiğini de gözler önüne sermiş olalım bu vesileyle. Bu anlamda romanlardaki zamansallığın, bir geçmiş, bir şimdi ve bir gelecekten ibaret olmadığını, daha çok, çok boyutluluk kazanarak geçmişin geleceğe doğru, geleceğin ise geçmişe doğru hareket etmesini sağladığını ve iki romanın da hem geçmişe hem de geleceğe hareket ederek iki yönde ilerleyen bir zamansallığın olumlamasına imkân ve ihtimâl tanıdığını ifade edelim.

Zeno: filozofun bir ölümlü olarak portresi adlı yapıtın karakterinin şu ifadelerinin Lacan’cı psikanalizle okunabilirken aynı zamanda onu çoktan aşarak başka izleklere sürüklenmiş olması da artık pek olası görünüyor: “Yaşadıklarım karşısında adeta şoke olmuş, bilinmez bir dış-güç tarafından sonsuza dek dipsiz bir labirentte kendimi saklamaya ve aramaya mahkûm olduğuma kâni kılmıştım kendimi. Beynim bir ekrana dönüşüyordu yavaş yavaş, hayatımsa bir film şeridine. Ne mutlu benim gibi olmayanlara diye düşünmektense kendimi alamıyordum her ne hikmetse…

Lanet olmasına olsundu elbette. Lâkin dünyanın düzenine de, doğanın kanununa da aynı anda tek bir cümleyle içten bir lânet okumak bile yetmiyordu insanı değiştirmeye. Belli ki hayırlısı neyse o olsun demekten başka yoktu hiç çıkış yolu, zira bazı insanlar henüz ne sevmeyi, ne de sevilmeyi biliyordu. Benimse tüm bu yaşadıklarım, belki de ölümün sürdürdüğü bu yaşam, tüm bu sahneler, hepsi de ne tabutumda gördüğüm birer diriliş düşü, ne de anne rahminde gördüğüm hâyaller olsundu. Tüm bu sahneler bir rahime dönüşen beynimde cereyan edenlerin dış dünyaya yansımasıyla zuhur eden birer fanteziden başkası olmasındı, aşk olsundu hayat, tekvin ise yakın işte…”

“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nın Tekvin karakteri böyle çıkmıştır anasının rahminden, fanteziden, tam da bir önceki romanın sonlarında. Burada arzulanan, ana rahmine falan dönmek değildir. Yaşama sarılmaktır. Arzunun üretkenliğine sarılmaktır. Ama daha da ileri giderek bu arzuyu ve nesnesini bir fantezi olarak üretenin şeyin bir ekran olarak beyin olduğunu söylemek gerekir ve bu apaçık değil midir ki zaten iki romanda da?  

Zeno ya da Tekvin (ki o/nlar bölünmüş tek bir kişidir, bir’den farklı olarak ikidir) ölümiçgüdüsünü yaşam içgüdüsüne (Eros) çevirmekte bulur derdinin çaresini.

Zeno ya da Tekvin’in fantezileri, yazma eylemine dönüşerek Zeno/Tekvin’in kendi içinde bölünmesi ile sonuçlanmış; Zeno, kendi içinde bir Tekvin yaratırken ve bir “Defter-i Tekvin” yazarken bulmuştur kendini boş ve bembeyaz duvarlar üzerinde. Dolayısıyla kendisi yazı olmuş, yazılmıştır duvarlara, duvarlar ise bedenine kazınmıştır.O, odanın içindedir, oda onun içinde. Beyaz duvarlara bakmaktadır, beyaz duvarlar ise onun içine. “Uçuruma baktığınızda, o da sizin içinize bakar”*.

“Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”ndaki Tekvin, kendi içinde daha da bölünmüş ve kendi içinde bölündükten sonra Spinoza’nın ruhunu yaratmaya kadar vardırmıştır fantezisini. Tekvin’in Spinoza’nın ruhunu yaratma eylemini, daha sonra onun ile sohbet etme hadisesini, bu hadisenin öncesinde ise, ekranların beyazlaşmasını ve insanların zihninde meydana gelen özdeşleşecek sembollerden yoksun kalma durumunu, önce Lacan’ın (Gerçek- İmgesel-Simgesel) şeklinde ortaya koyduğu ve ardışık üç düzen olarak isimlendirdiği kavramlardan bazılarını kullanmak aracılığı ile yeniden okuyalım. Kimbilir bu yeniden okumanın kendisi de, bir fantezi olabilir pekâlâ!

Gerçek, Lacan’ın ardışık düzeninde ilk terimdir. Gerçek, Simgesel(dil, kültürel yapı vb.) düzende içerilmeyen sert bir çekirdek gibidir. Gerçek’in Simgesel düzene olan dışsallığı onu dil öncesi yani insan öncesi konuma yerleştirmektir. Dolayısıyla bebeğin tüm deneyimi(örneğin rahim içindeki varlığı) Gerçek’in alanına girer. Aynı zamanda dil öncesi ve insan öncesi olan herşey, dolayısıyla “Doğa” dediğimiz şey de Gerçek’tir. Her ne kadar da  Doğal nesne ve olguları Simgesel’in alanına çekip kontrol altına almaya çalışsak da, “Gerçek her zaman aynı yere döner”; böylelikle tanımlanamayan bir deprem, bir hastalık, ölüm vb. Gerçek’in geri dönüp simgeselleştirilemeyen çekirdeğini ortaya koymasıdır.Lacan’ın deyimiyle, “İmkânsız olandır Gerçek”. Felsefede ve insanbilimlerinde kullandığımız temel kavramlardan biri olan “Gerçeklik”in Lacan’ın “Gerçek”i ile örtüşmediğini de belirtelim. Gerçeklik, Gerçek’in simgeselleştirilebildiği kadarıdır; felsefe ve insanbilimlerinin adlandırmayı başaramadığı bir artık her zaman olacaktır, ki bu artık-fazla Lacan’ın tam da Gerçek dediği şeydir. Mesela Ölüm deneyimi bilinemez ve simgeselleştirilemez oluşu ile daima “Gerçek”tir. Fakat işte biz ölümü, onu “ölüm”e indirgeyerek yapmışızdır ilk müdahalemizi. Teolojik söylemlerin hep ölümden sonra yaşama vurgu yapması, bilinmeyen bir mefhum olarak ölümü aslında kabullenmemesi, onu Simgesel düzene sokarak bilinir hale getirme çabasıdır.  

Lacan’ın İmgesel düzen dediği ise, henüz dil yetisi oluşmamış bir çocuğun ayna evresinde (yani bir aynada ya da ayna işlevi gören bir yüzeyde) doğduktan sonra bedensel bütünlüğünün imgesini, yani kendisini bir bütün olarak ilk kez gördüğü 6-18 ay arası dönemde oluşturduğu özdeşleşmelerdir. Bu evrede,henüz dil ile, yani Lacan’ın Simgesel diye nitelediği düzenle tanışmamıştır çocuk.

Büyüdükçe çocuk Simgesel düzene, yani dilsel, gramatik ve kültürel yapının(medyatik-kapitalist kültür) içerisine girer ve kendini aynada gördüğü bütünlük olarak kurmaya çalışır. Yani İmgesel düzendekini, Simgesel/Sembolik olana aktarmaya çalışır fakat, İmgesel olan, Simgesel olana aktarılabilir değildir; Lacan’a göre bu imkânsızdır. Tam da bu noktada İmgesel ve Simgesel arasındaki uyumsuzluklar özneyi bölüp, parçalar.

Bu içinden çıkılması imkânsız durumdur Zeno veya Tekvin’in isimler, kategoriler düzeninin içine girerek bölünmesine yol açan. Dolayıyla özneyi oluşturan da bölüp parçalayan da Lacan’ın sözünü ettiği bu Simgesel düzendir. Bu Simgesel düzen, romanda, medyatik-kapitalist düzendir. Cengiz’in, medyatik ve kapitalist düzen ile direkt olarak alıp veremedikleri vardır.  Ve bu medyatik-kapitalizmin üzerine önce gedikler açmıştır Cengiz. Sonrasında ise bu açtığı gediklerden bakmaktadır dünyaya. Yeni anlam dünyalarının kapıları bu gedikler, bu boşluklarda açılmaktadır.

Hemen şunu da ifade edelim ki, kapitalizmin akordunu bozup ardından da ekonomik-politik bir düzen, bir devlet aygıtı önermez Cengiz. Önermez çünkü amacı göstergeleri kapatılmış, ön-belirlenmiş, dogmatik ve hiyerarşik bir düzen önermek değil, sonsuz olasılıklara açık, an-arşik bir boş küme bırakmaktır gerisinde. Son varsayımlarımıza geçerek tamamla(ma)yalım yazılarımızı:

1.Ekran mekanizması, Lacan’ın Simgesel düzen dediği düzenin bir parçasıdır ve bu düzen özdeşleşme sembolleri üreterek kültürel yapının işleyişine hizmet eden görüntü kölesi özneleri kuran bir aygıt olarak anlaşılabilir. Bu aygıtın ürettiği simgeler, zihinlerdeki imgelerle çatışarak öznelerde bölünmelere, parçalanmalara yol açar.

2.Lacan’cı Simgesel düzen, yani Gerçek’e tecavüz eden gramatik, kültürel yapı özneyi parçalar ve onu tekrar kurmakla kalmaz, bu Simgesel düzen adeta bir panoptikon formunda işlev göstererek öznenin kendisini iktidarın gözleri ile görmesine olanak tanır. Burada, Öznenin özne olarak Lacan’cı psikanalizle kuruluşundan, Foucault’un iktidar çözümlemelerine ve ardından da Deleuze’ün  sözünü ettiği “arzu nesnesi üreten makineler”e geçişlerin iş üstünde olduğunu görürüz.

3.Ekranların beyazlaşması simgeselleştirilemeyen dış dünyaya simgeler empoze edilmesinin artık mümkün olmamasıdır. Bu dış dünya, Lacan’ın Gerçek dediği şeydir. Ki orası, romanın da ifade ettiği gibi, bilincin ve bilinçlerin dışıdır. Formsuzluktur. Hatta “formsuzluk” denilenin ötesidir.

4.Defter-i Tekvin, yani Book Of Genesis (Yaratılış Kitabı) –ki bu Hristiyanlık dininin İncil’den önceki  Tevrat’ıdır— ekranlardaki simgesiz simgenin, yani Lacan’cı Gerçek’in, imkânsız simgeselleştirilme denemelerinden yalnızca birisidir ve bu simgeselleştirilme denemesine geri dönülüp, bu simgelerin silinmesi gerekir. Simgenin, simgeselleştirilemeyen bir simge ile, Gerçek ile,  yani beyazlaşan ekranlarla işlevinin bozulması gerekir, tıpkı satranç “dahisi” bir bilgisayara satrançta devam yolu olarak önerilen hamlelerden bambaşka bir hamle yaparak ona yüklenen bilgi ve devam yolu dağarcığını altüst ettikten sonra, onun yanlış hamle yapmasını sağlamak gibi. Panoptik Kitaptan çıkmanın bir yolunun Panoptik Kitaba geri dönüp, ardından da Defter-i Tekvin’e varmak olması bu yüzdendir. Yeniden İmgesel ve Simgesel’in öncesine dönmek, yani Lacan’cı Gerçek’e geri dönmek öznenin(Tekvin’in) tüm simgelerini silmek vasıtası ile kendi bilincinin dışına, doğaya, bilinmeyene, yani simgesel olmayana, Tevrat’taki formsuzluğa dönüp kendini kaybetmesi ve yeniden bulması olarak okunabilir.

Dolayısıyla roman yeni anlam dünyalarının, başka romanların, başka boş kümelerin kapılarını aralamıştır denilebilir. Spiraller ve boş kümeler sonsuz türeyimsel başka kümeler doğurmaya meyillidir. Ekranlardaki beyazlık sonsuz türeyimsel kümeler üreten kocaman bir kümedir bu anlamda. Kapatılamayan bir akış söz konusudur. Biz de tüm bunları ortaya koyarak kendimizce boş kümelerin içini doldurmaya, simgeselleştirilemeyenin simgeselleştirilemeyeceğini paradoksal bir biçimde yine simgeler vasıtası ile bir kez daha ifade edip, bu beyazlaşan sayfaların içini doldurmayı ise, siz okur-yazarlara bırakalım.

Emre İleri

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu

Sabah Kitap Eki Söyleşisi

Idefix

D&R

KitapDostu

KitapYurdu

ErenKitap

Pandora

Mephisto

NetKitap

 

 

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.